Arama

KİTAP...
Tarihin Coğrafya Ekseni: Yeni Avrasyacılık mı? Yeni Avrusyacılık mı?
 
 
Eşref Yalınkılıçlı1
 
Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım
Aleksandr Dugin,
Küre Yayınları,
İstanbul-2003
391 sayfa
 
 
İkinci Dünya Savaşı sonrasından Sovyet Perestroyka’sına (Yeni Düşünüş) uzanan süreçte yaşanan ABD-Sovyetler Birliği kamplaşması 1990’ların başından itibaren Amerika lehine sonuçlanmış, belki de yaşanan bu zafer sarhoşluğu (Euphoria) ile tarihin sonu ilan edilerek Amerika Birleşik Devletleri’nin “Yeni Dünya Düzeni”ni kurma çabalarının önü açılmış oldu. Soğuk Savaş’ın kaybeden tarafındaki merkezi güç olan Rusya’nın bu andan itibaren küresel vizyonunun ne olacağı konusu ise, gerek Rusya içerisinde gerekse Rusya dışında birçok tartışmaları beraberinde getirdi.

Bu tartışmaların odağındaki önemli isimlerden biri olan Aleksandr Dugin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yakınlığı ile bilinen, çağdaş Avrasyacı akımın önde gelen temsilcisi ve aynı zamanda Avrasya Partisi’nin de kurucusu ve başkanlığını yapıyor. ABD’nin Yeni Dünya Düzeni’ni ilan ettiği bir dönemde Rusya’nın konumunun ne olması gerektiği sorusunu, özgün perspektifi ve akıcı anlatımıyla birincil ağızdan yanıtlama gayretinde olan Dugin’in, 2000’lerin Rusya’sının iç ve dış siyasetine ilişkin olarak gelecek temelli (fütüristik) bir yaklaşımla kaleme aldığı Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım adlı kitabı bu bakımdan incelenmeye değer. Rus siyasetinin şahin bakış açısını anlamamıza yardımcı olan Dugin’in bu değerli çalışması, Avrupa, Asya ve Afrika’ya kadar uzanan geniş coğrafyanın jeopolitik önceliklerini de empatik bir yöntemle kavramaya olanak sağlıyor.

Jeopolitik Model ve Rusya

Herşeyden önce belirtilmesi gereken, Aleksandr Dugin’in küresel ölçekli diplomasi ve uluslararası ilişkilere ve özelde de Rus siyasetine bakış açısını belirleyen temel paradigmasının jeopolitik yaklaşım olduğudur. Dugin’in anladığı manada jeopolitik, insanlığı mekân (coğrafya) faktörüyle karşılıklı ilişkisi bağlamında inceleyen ve bu suretle tarihselci (historicist) modernitenin Batı merkezli zaman algısını reddederek, kürenin her bir noktasında, mekanın içsel ilişkiye uygunluklarını yansıtan kendine özgü zamanı olduğu varsayımına dayanıyor. Her bir medeniyetin değerler sistemini tanımlamaya ve onun mantığını idrak etmeye dönük bir anlayış olan jeopolitik, ya da mekan felsefesi denen bu yaklaşım- Dugin’e göre, post-modern çağın öncelikli enstrümanı olma iddiasındadır. İbn-i Haldun’un tarih felsefesiyle de paralellik arz eden bu yaklaşımda, Avrupa merkezli tarih yazımı yerine, Avrasya merkezli bir yaklaşım sergilenirken, daha özelde ise tarihin coğrafya ekseni diye sunulan Rusya, geleceğin de belirleyici gücü olarak ele alınmaktadır.

Yazar, jeopolitik yöntemin mahiyeti itibariyle karşıt iki hâkimiyet modelinin- kara ve deniz- temel düzlemine denk düşen ‘kahramanlar’ ve ‘tüccarlar’ medeniyeti çatışmasının tarihselliğinden yola çıkarak günümüzün dünya siyasetine Rus merkezli bir açılım sunuyor. Bu açılım Kartaca-Roma, Atina-Sparta, İngiltere-Almanya ve son olarak ABD-SSCB arasındaki tarihsel güç mücadelesi benzerlikleri üzerine kurulan analojik bir bakış açısıyla, Amerika’nın Atlantikçi jeopolitiğine yaslanan Yeni Dünya Düzeni’nin karşısına, Rusya’nın başını çektiği İmparatorluk Avrasya’sını koymayı öngörüyor. Yani jeopolitik yöntemin deniz merkezli modelinin bugünkü temsilcisi olan ABD’nin Atlantikçi küreselleşmesinin önünün kesilmesi, Dugin tarafından, tarihin bu noktada gelecek adına Rusya’ya yüklediği Avrasyacı jeopolitik bir misyon olarak tartışılıyor.

Düşünsel bir miras olarak Avrasyacı jeopolitik, Rus tarihinin her döneminde kendini belli formlarda hissettirmiş, Çar Büyük Petro ile süregelen Rus modernleşmesinin ve Sovyet dönemi enternasyonalizminin de itici gücü olmuştu. Dugin’e göre Rusya, ne Doğulu ne de Batılı olan ve üçüncü bir bağımsız yön ve alanı, yani tarihin coğrafya eksenini temsil ettiğinden, onun Avrasyacı jeopolitiğinin özgünlüğüne sarılması, 21. yüzyılda Rus devleti ve halkının var olma mücadelesinin yegane gerçekliğini oluşturur. Çok büyük bir kıtasal mekânı işgal eden Avrasya, kadim medeniyetlerin beşiği, bilinen eski meskun (ekümen) dünyanın birikimine sahip ve bu özellikleriyle de bugünün küresel dünyasına meydan okuyacak bir jeopolitik düzlemi temsil ediyor.

Dugin’in nazarındaki Rusya imgesi, egemenliği ve bağımsızlığı bu devasa mekânsal kütle ile özdeş olan, dolayısıyla Avrasya kıtasının anakarasını (Heartland) oluşturan tarihsel bir güç olarak okuyucuya sunuluyor. Avrasya, kendi içinde potansiyel Avrasyacı güçleri de barındırıyor ama Dugin’e göre bu güçlerin hiçbiri Avrasya jeopolitiğini kendi lehlerine kullanma yetisini Rusya olmadan başaramaz. Bu noktada tarihin Rusya’ya yüklediği misyonun yerine getirilebilmesini Dugin, yani Anglo-Saxon Atlantikçi küreselleşmenin alaşağı edilmesini, Rusya (Heartland) ile diğer Avrasyacı kıyı güçlerin (Rimland) işbirliği yapması şartına bağlıyor. Dolayısıyla Rusya kendi sınırları dahilinde Sovyet sonrası entegrasyonunu sağlıklı bir şekilde gerçekleştirip, Çarlık ve Sovyet dönemlerinde yapılan hatalardan arındırılmış bir realpolitik açılım olan “Yeni Avrasyacılık” fikrini Rimland ülkelerine benimsetmek zorundadır.

Avrasya coğrafyasının özgün bir modeli olan Rusya, kendi içinde siyasal, ekonomik, dinsel ve kültürel olarak farklı bölgeleri barındıran muazzam bir ülkedir. Tüm bu farklılıklara rağmen, bozkırın imparatorluk kuran Slav-Tatar geleneğinin ve Ortodoksluğun senteziyle ortaya çıkmış olan Rus halkının tarihe yeniden meydan okumasının yolu, Dugin tarafından, gelecekteki ‘Yeni İmparatorluk’un toparlayıcı ve itici gücü olan bir Rus devletini inşa etmekten geçiyor. Bu bağlamda Dugin, etnik olmayan ve Çarlık Rusya’sının son döneminde benimsenen halkçı (narodnik) milliyetçiliğe geri dönülmesini salık verirken, Sovyetlerin ateist sekülerliğinin terk edilip, Ortodoks maneviyatçılığın yeniden tesis edilmesi gerekliliğinin altını çiziyor. Rusya’nın milli menfaatleri gereği sağcıların ve solcuların keskin ideolojik ayrılıklarını bir tarafa bırakmasını öneren Dugin, Avrasyacı jeopolitiğin pragmatik vizyonuna sığınıp, Rusya içinde yaşanması muhtemel iç savaşların ve yeni ayrılıkçı hareketlerin önüne geçilmesi gereğini vatansever bir kaygıyla dile getiriyor.

Rusya’nın muhtemel geleceğine dair yapılan tartışmaların sığlığından yakınan Dugin, ülke içindeki Batı yanlısı reformcu kanatla, Rusya’nın milli çıkarlarının bölgesel bir güç olmaktan geçtiğine inanan izolasyoncu anlayışların, Atlantikçi jeopolitiğin Rusya’ya biçtiği rolü oynamayı kabul etmekle tarihsel bir hata içinde olduklarını savunuyor. Dugin’in kafasında bu durum, 1908 sonrasını takip eden dönemdeki Jön Türk milliyetçiliğinin ve Kemalist modernizmin projeleriyle imparatorluk sonrası mirasın üzerinde inşa edilen günümüz Türkiye’sinin bölgesel bir devlet rolünü oynamayı kabul ederek, gelecek vizyonunu yitirmesi ve pasifize edilmesini andırıyor. Aynı şekilde, Dugin’e göre dağılan Sovyetler Birliği’nin yerine Rusya Federasyonu etiketiyle bölgesel bir güç olarak kalmak, asrın başında Türklerin düştüğü hataya düşmektir ve bu hata Rusya’nın geleceği adına stratejik bir intihardır.

Üçlü Komisyon’un Avrupa Ayağı

Tarihsel tecrübeler ve Avrasyacı jeopolitiğin Rusya’ya sunduğu bakiyeyi en iyi şekilde kullanmanın yolu, Dugin’e göre, ne Doğulu ne de Batılı fakat her ikisinin de merkezinde yer alan Rusya’nın, Rimland ile eşit temelli bir ilişki içine girmesinden geçiyor. Bu eşit temelli ilişkinin Avrupa ayağının yegane adresinin Almanya ile kurulacak bir müttefiklik olduğunu belirten Dugin, Doğuda ise Japonya’nın bu görev için en uygun ülke olduğu kanaatini taşıyor. Böylece merkezinde Moskova’nın yer alacağı ve Berlin’in Batı’dan, Tokyo’nun da Doğudan destek vereceği ‘Üçlü Komisyon Hükümeti’ sayesinde Yeni İmparatorluk Avrasya’sının Rusya önderliğinde toparlanması öngörülüyor.

‘Yaşlı Avrupa’nın Almanya eksenli Avrasyacı bloğu, bu bölgede Atlantikçi jeopolitiğin temsilcisi olan İngiltere’nin nüfuzunun kırılmasını sağlarken, De Gaulle’ün Atlantik karşıtı tutumuyla tesis edilen 5. Cumhuriyet Fransa’sının da bu birlikteliğe dahil edilmesi mümkün görünüyor. Bu türden bir ittifak hem Avrupa’ya İkinci Dünya Savaşı öncesindeki onurunu iade edecek, hem de Amerika Batı içerisindeki ‘öteki’ Batı olarak marjinalleştirilerek, Atlantikçi jeopolitiğin deniz medeniyetinin yayılmasının önüne set çekilmiş olacak. Dugin, aynı 19. yüzyılda Alman şehir devletçiklerine Friedrich List tarafından önerilen gümrük birliği (Zollverein) benzeri bir jeo-ekonomi oluşturulması fikrini, diğer başka Rimland ülkeleri için de Avrasya’yı bir çekim merkezi yapmak adına Rusya-Avrupa ittifakına da öneriyor. Her etnisite ve kültürün çeşitlikte jeopolitik birliktelik ve eşgüdüm prensiplerini dile getiren yazar, bir nevi Avrupa Birliği’nin merkezini Brüksel yerine Berlin’e ve dolayısıyla Moskova’nın da dahil olduğu bir platforma çekme düşüncesini gizlemiyor.

Ortodoks Jeopolitik ve Doğu Avrupa Sorunu

Dugin, Avrupa bahsinde Almanya merkezli bir Avrupa İmparatorluğu’nun yeniden tesis edilmesi gereğinin altını çizerken Katoliklik olgusunu görmezden gelirken, Rusya bağlamında ve özellikle dış politikada Ortodoks jeopolitiğin tarihsel öneminin yeniden kavranmasının zorunluluğuna dikkat çekiyor. Ona göre, Bizans’ın 1453’te Türkler tarafından yıkılmasıyla Üçüncü Roma olarak ortaya çıkan Rusya’nın Avrasyacı jeopolitiğinin, Orta, Doğu ve Güney Doğu Avrupa’ya açılmasını sağlayabilecek en temel enstrümanlardan biri Ortodoks/Slavist bir söylem olabilir. Ona göre Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu ile ‘Yakın Komşuluk’ (Near Abroad Policy) siyasetlerini sürekli geliştirmek zorundadır. Özellikle, Dugin Yugoslavya’nın dağılması sonucu, Balkanlar’da artan Amerikan müdahalesinin bu bölgeden dışlanmasının, Rusya’nın geleneksel olarak hamiliğini yaptığı Sırbistan, Bulgaristan ve mümkünse Yunanistan ve Romanya’yı da içine alacak bir Ortodoks jeopolitik boylamsal entegrasyonun gerçekleştirilmesi ile mümkün olacağını düşünüyor. Dugin, Polonya ve Baltık Cumhuriyetlerine Rusya ve Avrupa arasındaki tampon bölge (cordon sanitaire) rolünü verirken, bu bölgelerdeki artan Atlantikçi nüfuza dikkat çekmekte ve Atlantikçi akım ve lobilerin gücünün Avrasyacı bir çevreleme (containment) politikasıyla sınırlanabileceğini öneriyor.

Ukrayna sorunu ise Dugin’e göre Doğu Avrupa’nın neden olabileceği diğer tüm problemlerden daha önemli bir durum arz ediyor. Karadeniz ve Hazar bölgesi arasında kalan bölgeyi Avrupa-Avrasya’sından Asya-Avrasya’sına geçiş güzergâhı olarak gören yazar, Ukrayna’nın Rus tarihinin ana merkezlerinden biri olması, Rus etnisitesiyle olan yakın bağları ve Karadeniz’deki hinterlandıyla, bu ülkenin ne pahasına olursa olsun Rus-Avrasyacılığı perspektifinde kalmasının önemine işaret ediyor. Ukrayna’yı kırılgan bir geçiş noktası ve Rus-Avrasyacılığının yumuşak karnı olarak gören Dugin, Sovyetler sonrası Ukrayna’nın Batı yanlısı bir tutum içine girmesinin, yani Atlantikçi hükümetlerce yönetilmesinin, bu ülkenin NATO’nun ileri bölge karakoluna dönüştürülüyor olması ya da ‘Truva Atı’ rolüne soyundurulması şeklinde izah ediyor. Bunun mutlak şekilde engellenmesi gerekliliğinden söz eden yazar, Ukrayna’nın etnik ve kültürel sorunlarının bir böl-yönet (divide et impera) siyasası ile Rusya tarafından iyi bir şekilde kullanılmasını telkin ediyor. Anlaşılan Ukrayna sorunu, Rus dış politikasının dikkatlice çözmesi gereken önemli bir mesele olarak Dugin’in de gözünden kaçmamış. Bu kitap yayınlandıktan kısa bir süre sonra Ukrayna’da yaşanan Batı yanlısı ‘Turuncu Devrim’ ya da diğer Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerindeki bu tip ‘sivil’ devrim örnekleri, Dugin’in Rusya adına duyduğu kaygılarının haklılığını gözler önüne sermesi bakımından da manidardır.

Rus-Japon Ekseni ve Çin

Dugin’in Asya için öngörüsü ise, Pan-Asyacı bir vizyonla Japonya’nın stratejik çıkarlarını Çin karşısında Avrasyacı jeopolitik lehine garantiye alıp, Çin’in hem Orta Asya hem de Asya Pasifik bölgesindeki nüfuzunun kırılması üzerine odaklanıyor. Dugin, Almanya gibi Japonya ile de tarihsel husumetin bir kenara bırakılmasını önerirken, Rusya önderliğindeki Avrasyacı güçlerin teknolojik imkânlarının sınırlı olduğu gerçekliğinden hareketle Japonya’nın doğuda kazanılması gereken en önemli müttefik olduğuna vurgu yapıyor:

“Yeni İmparatorluktaki doğu ekseni, Moskova-Tokyo ekseni olmalıdır. Bu, Avrasyacılığın Doğu, Asya bileşenlerinin kati gerekliliğidir... Pan-Asya projesi, Yeni İmparatorluğun Doğu eğiliminin can damarıdır. Japonya ile ittifak hayati derecede gereklidir. Moskova-Tokyo ekseni, Moskova-Pekin eksenine rağmen öncelikli ve gelecek vadeden, nihayet Avrasya’yı jeopolitik açıdan yetkin kılan, Batının Atlantikçi imparatorluğunu ise azami derecede zayıf düşüren ve nihai olarak yok eden kıtasal imparatorluk kuruculuğuna ufuklar açmaktadır.” (s. 68)

Dugin, tarihsel zıtlığın ve rekabetin körüklediği bir jeopolitik düzlemde yer alan Çin-Japon denkleminin, Rusya’nın iştirakiyle Japonya lehine kullanılmasının, 1980 sonrası Atlantikçi bloğa doğru kaymaya başlayan Çin’in bu bölgede pasifize edilmesini sağlayacak en önemli adım olduğunu düşünüyor. Bu perspektifte Dugin tarafından Avrasya ittifakında neden güçlü bir Çin yerine, 1945 sonrasında Amerikan eliyle kapitalistleştirilmiş daha sönük bir Japonya’nın tercih edildiği sorusu ister istemez akıllara gelmektedir. Japonya’nın büyük bir teknoloji üssü olması bir yana, Avrasya bölgesinde Çin’in de potansiyel olarak Rusya’ya rakip bir güç olabileceği düşünülürse, Rus-merkezli bir Avrasyacılığın uzun vadede ciddi zorluklarla karşılaşacağı kesindir. Üstelik Dugin’in Çin’in kuzey ve doğu sınırındaki Mançurya, Tibet ve Sincan (Doğu Türkistan) bölgelerinin ayrılıkçılığına destek verilip ve hatta mümkünse onları Rusya’nın güney bölgeleri ile ekonomik bir entegrasyona sokma önerisi, Çin’in Avrasyacı jeopolitiğinin sınırlandırılmasının, Rusya için ne kadar önemli olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Bu bölgede Hindistan ise, Çin’i Batısından kuşatarak, kıtasal ittifakın pekiştirilmesinde diğer bir kadim Avrasyacı Rimland olarak sunuluyor.

Anglo-Saxon Atlantikçi ‘Şer İttifakı’

Dugin’e göre Batı, geçmişte İslam’a karşı girişilen Haçlı Seferleri’nin bir benzerini, bugün Amerika’nın başını çektiği Atlantikçi Anglo-Saxon jeopolitik tarafından yürütülen bir kampanya ile Rusya’ya karşı yapıyor. Dugin, totaliter bir ideoloji olarak nitelediği ve efsunlanmış akılcılığın bir yansıması olarak gördüğü liberalizmin naifliğinden ve ahlaktan yoksun yoz bir piyasa iktisadıyla kendi değerler sistemini yarattığını söylediği ABD’nin bütün insanlığın ortak düşmanı olduğunu iddia ediyor. Dugin Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni’ni, kendi eskatolojik (yani dünyanın sonuna dair) Protestan anlayışından beslenen tecelli edecek kaderi (Manifest Destiny) mitiyle, tek dünyacı Atlantikçiliği küresel ölçekte dayatma arzusuyla ortaya atılmış bir komplo olarak niteliyor. Bu komplonun kendi iç tutarlığını yazar şu şekilde açıklıyor:

“Kitlelerce genel kabul görmüş laik liberalizm ve siyasal elitin Protestan eskatolojik köktenciliği arasındaki katman rolünü, iktidara hizmet eden jeopolitik araştırma merkezleri yerine getirmektedirler... misyonerlerin kehanetçi köktenciliğinden ve ayrıntılardan yoksun şekilde ele alınan Protestanlığın temel dini ve felsefi postulatları ile “insan hakları” ve “demokrasi” konusunda coşkulu bir demagojiden arındırılmış liberal doktrinin en pragmatik yönleri örtüşmektedir. Başka bir ifade ile, ABD’nin siyasal elitindeki fevkalade gelişmiş jeopolitik düşünce, eskatolojik köktenciliği, “tarihin sonunda Yeni İsrail olarak ABD’nin halkları yönetmekle vazifelendirilmiş olduğu” görüşünü, “rasyonel egoizm” ve “yalnızlaşmış fert” önceliğine dayalı toplum yapısının azami rasyonelleştirilmesi olarak serbest ticaret fikrini kendi bünyesinde çelişkisiz biçimde barındırmaktadır. Amerikan jeopolitiğinin Protestan kurtuluşçuluğu (Mesiyanikliği), evrensel piyasa modeli önermesi ve liberal değerler sistemi birbiriyle uyumludur.” (ss. 284-85)

Batı’nın ulaştığı tarihsel evrenin son halkası olan ABD ve onun korsan zihniyetli deniz medeniyeti ittifakı, Dugin’e göre, insanlığın gelişmesinin ve sosyal adaletin önündeki en büyük engeldir. Bu anlamda, bir zamanlar Sovyetlere atfedilen olumsuz yafta esas ABD’nin kendisine daha uygun düşüyor. Buradan hareketle, Dugin, ABD’nin bir ‘Şer İmparatorluğu’ tesis etme amacı güttüğünden yakınıyor. Bu şer oluşuma son verilmesi, Dugin’e göre, Rusya önderliğindeki Yeni Avrasyacı kıtasal imparatorluğun müttefik güçlerinin, “Kartaca mutlak yok edilmelidir” (Carthago delenda est !) sloganını benimsemesiyle mümkün olabilir.

Rusya ve İslam Dünyası

Dugin’in Rusya önderliğindeki Avrasyacılığının bizleri daha yakından ilgilendiren açılımları ise genelde İslam dünyasına dönük, özelde ise Türk Dış Politikasını ilgilendiren tespitleri olarak karşımıza çıkıyor. Her şeyden önce Dugin, Atlantikçi Anglo-Saxon jeopolitiğin İslam dünyası üzerinde yürüttüğü güdüp-yönetme (manipulation) siyasetiyle ‘İslam’a karşı İslam’ stratejisini kullanarak, hem İslam dünyasını istikrarsızlaştırdığını hem de bu yolla kendi jeopolitiğini Batı başta olmak üzere, dünyanın dört bir tarafına meşru gösterme gayreti içinde olduğunun altını çiziyor. Batı’nın bu türden bir stratejiyi benimsemekle Rusya ve İslam Dünyası arasına nifak soktuğunu savunan Dugin, benzer bir stratejiyi Rusya’ya da öneriyor. Dolayısıyla Dugin’in Atlantikçi jeopolitiğinin karşıt tezi olarak ileri sürdüğü Rus Avrasyacılığı yaklaşımı da eleştirdiği stratejinin çelişkisine düşmüş görünüyor.

Dugin’in kafasında ikisi Atlantikçi, diğer ikisi de Avrasyacı olarak addettiği dört farklı İslam jeopolitiği mevcut: Bunlar Atlantikçi tarafta yer alan, aydınlanmacı laik-liberal ve kültürel-halkçı (Volk) karakteriyle Türk İslamı, ahlaki değerlerden yoksun ve piyasa ile eklemlenmiş olan Suudi köktenci Vehabiliği ve Avrasyacı tarafta yer alan, Amerikan karşıtı köktenci Şiilik ile Pan-Arap milliyetçiliğine yaslanan İslam sosyalizmi olarak ifade ediliyor. Dugin’e göre, İslam dünyasının içinde barındırdığı potansiyel Atlantik karşıtlığı, Avrasyacı Yeni İmparatorluk lehine bir müttefikliğe dönüştürülemediği takdirde, Avrasyacı bloğun hayatta kalması imkansızdır. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Atlantikçi jeopolitiğinin sınırlanmasının yolu, Dugin’in kafasında Rusya’nın bu iki ülkeyi Şii ve Pan-Arapçı İslamcı jeopolitik karşısında günah keçisi ilan ettirip, yine ‘İslam’a karşı İslam’ stratejisini Avrasyacı jeopolitiğin bir aracı haline getirebilmesinden geçiyor.

Rusya-İran Ekseni: Eski Düşmanların Avrasyacı Dostluğu

Hem Şii jeopolitiğin hem de Avrasyacılığın İslam dünyasındaki en büyük temsilcisi olan İran, Berlin-Moskova-Tokyo miğferine Avrasya güneyinden, yani İslam dünyasından katılacak olan ‘olmazsa olmaz’ bir güç konumuyla, Aleksandr Dugin’in özel önem atfettiği bir ülkedir. Rusya ve İran’ın kadim düşmanlığı, Almanya ve Japonya’nın Avrasya ittifakına çekildiği Dugin modelinde kendiliğinden dostluğa dönüşmüş gözüküyor. Dugin’in algısında, Hint-Avrupalı karakteri, Şia-devrimci vizyonu, Atlantikçiliğe (bilhassa Amerika’ya) karşıtlığı ve stratejik derinliğinin yanında, hammadde zenginliği ile İran, Kafkasya’dan Orta Asya’ya ve Orta Doğu’ya kadar uzanan bir bölgede Rusya’nın en büyük stratejik ortağı olmaya haizdir. İran’ın ve Rusya’nın nüfuz bölgesi olarak Avrasya ittifakına dahil olacak bir Orta Asya, Amerikan karşıtı ve Şii Jeopolitikle müttefik bir Pan-Arapçı Ortadoğu, Dugin’in Avrasya hayallerini süslüyor. Daha da önemlisi, uğruna birçok savaşlar yapıldığı halde bir türlü muvaffak olunamayan ve milli tarih kitaplarında sıklıkla bahsedilen Rusların sıcak denizlere inme politikasının yegâne çözüm yolu, Dugin’e göre, İran’la yapılacak sağlam bir Avrasya ittifakıyla mümkün olabilir:

“Jeopolitik sabitler açısından bakıldığında bu konudaki önceliği şüphesiz İran almaktadır. Zira tüm Avrasya parametrelerini karşılamaktadır. Bu muazzam kıtasal devlet, Orta Asya ile sıkı ilişkili, radikal şekilde Amerikan karşıtı ve gelenekselcidir; ve aynı zamanda sosyal politika istikametini (“mustazafları”, yani mazlumları koruma) de vurgulamaktadır. Bundan başka İran, anakara haritası üzerinde öyle mevkii işgal etmektedir ki, Moskova-Tahran ekseninin vücuda getirilmesi, Yeni İmparatorluk’un birçok problemini çözecektir. İmparatorluğun güney kutbu niteliği ile İran’ın katılımını sağlayan Rusya, birkaç yüzyıldır uğrunda (yanlış vasıtalarla) çabaladığı stratejik hedefe- sıcak denizlere çıkışa- bir anda ulaşabilmektedir.” (ss. 74-75)

Atlantikçi Amerikan jeopolitiğinin Sovyet Rusya’yı çevreleme politikasının en önemli adımı olan ‘anakonda’ stratejisi, Rusya’ya karşı da sürdürülmektedir. Dugin’e göre anakondanın ortadan ikiye bölüneceği en zayıf yer olan Hürmüz (İran) Körfezi, mutlak suretle İran’ın egemenliğinde kalmalıdır. Köktenci Şia politikasının bölgedeki etkinliğinin arttırılarak, İslam dünyasının İran önderliğinde toplanması (buna ilerde mümkünse Türkiye’de dahil edilmelidir), Dugin’in zihninde önemli bir yer tutuyor. Dugin’in bu varsayımlarına İran İslamına, yani Şii mezhebine sapkınlık (heresy) olarak bakan diğer Sünni Müslümanların ne kadar rağbet göstereceği tartışmaya açıkken, yaşadığımız son Irak Savaşı’nda Şii ve Sünnilerin birbirine karşı gösterdikleri hasmane tutumlar az da olsa bizlere olabilecekler hakkında ipucu veriyor.

Rus Avrasyacılığının Karşı Tezi: Pan-Türkizm

Dugin’in kitabında açıkça ifade edilmese bile, İran’ın Türkiye ile olan tarihsel husumeti ve rekabetinin yanında, Avrasyacı jeopolitik misyon bakımından en az Rusya kadar potansiyele sahip Türkiye’nin bu bağlamda gözden düşürülmesi kolayca anlaşılabilecek bir olgudur. Halkının çok büyük bir oranı Irak işgali sonrasında yapılan anketlere göre Amerikan karşıtı olan Türkiye’nin Atlantikçi vizyonu bir yana, Avrasya kıtasal coğrafyasında yerleşik olan Türk halklarına dönük tarihsel bir yayılma (irredentism) geleneğine sahip bir Türk Dış Politikası, Dugin’in anladığı Avrasyacılığın, yani Rus Avrasyacılığının bölgedeki karşı tezi durumundadır. Yazar bu konuya kitabında dikkatlice değinirken geçmişte Slav-Turan işbirliğini öneren geleneksel Türk sempatizanı (Türkofil) Rus Avrasyacılığı çizgisinin de bu bakımdan dışına çıkıyor. Dugin, Türkiye’yi Atlantikçi olması nedeniyle eleştirirken, bu ülkenin Avrasyacı potansiyelinin atıl kapasitesini uzun vadede jeopolitik bir devrimle harekete geçirebileceği olasılığını da gözden kaçırmıyor:

“Türkiye’nin yolu, Atlantikçi süper devlete hizmet etme ve ‘dünya hükümeti’nin kontrolündeki tekdünyacı küresel büyük alan modelini kabul etmektir. Türkiye tarafından oynanan “pantürkizm” kartının zahiren geleneksel karakterli olduğuna itiraz edilebilir. Bu kısmen doğrudur. “Yakutistan’dan Sarayevo’ya Büyük Türkiye” projeleri gerçekten faal bir şekilde Türkiye’nin propagandasıyla hazırlanmaktadır. Burada şunu not etmek gerekir ki, ancak bugünkü Türkiye’nin siyasi ideolojik ve ekonomik rotasının radikal bir biçimde değişmesi halinde bu projeler ciddiyet kazanabilir. Bu da neresinden bakarsanız bakın bir devrimi ve jeopolitik menfaatlerin 180 derece dönüşünü gerektirmektedir.” (s. 261)

Dugin’in tasavvurunda Pan-Türkçü ve Turancı tondaki bir Avrasya jeopolitiği ister istemez, Rusları ve İranlıları bir ‘ortak düşmana karşı’ sloganında birleştirmiş gözüküyor. Rusya ve İran’ın eşgüdümlü bir politika geliştirmesinin hayati önemini bölgedeki Pan-Turancı eğilimlerin önünü kesebilecek yegâne adım olarak gören Dugin, İran’ın Tacikistan, Afganistan ve Pakistan üzerinden Orta Asya içlerine kadar bir nüfuz kuşağı (Pax-Persica) oluşturmasını çok önemsiyor. Böylelikle daha Turani çizgide yer alan Türkmenistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi ülkelerin Türkiye ile olan sosyo-kültürel ve ekonomik bağlarının koparılması ve Rusya’nın da Kazakistan üzerinden bölgeye yayılması öngörülüyor. Burada Dugin sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda Vehhabi Suudi sermayesinin, ve ABD ve Çin’in bölgesel etkinliklerinin en aza indirilmesi konusundaki hassasiyetlerini de sıralıyor.

Dugin, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan Rus-İran nüfuzunu, uzun vadede Avrasyacı jeopolitiğin garantisi olarak görürken, geleceğe dönük olarak Avrasya ittifakının en kırılgan fay hattının Kafkaslar’dan geçtiğine inanıyor. Bu bölge Rusya-İran ve Türkiye arasında, Atlantikçilik-Avrasyacılık tarihsel zıtlığı tabanındaki çatışmaları içinde barındırması bakımından gözden kaçırılmaması gereken bir mekân olarak algılanıyor. Kafkasya’daki hassas dengelerden bahseden yazar, uzun vadede Rusya Avrasyacılığına karşı muhtemel en stratejik zararların buradan ortaya çıkabileceğinin altını önemle çiziyor. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun üç üyesi olan Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın Moskova yanlısı bir çizgiye çekilmesini zorunlu gören Dugin, aynı zamanda özellikle ilk ikisinin Türkiye aleyhine, İran’la entegre edilmesinin gereğine işaret ediyor.

Dugin, Türkiye’nin bu bölgedeki rolünün hem Rusya hem de İran lehine etkisizleştirilmesi için, gerekirse Türkiye içindeki Kürt azınlığın ajite edilmesi, Ermeni meselesinin desteklenmesi ve Türkiye’deki İran sempatizanı ‘aşırı dincilerin’ harekete geçirilmesi gerektiğini söylemekten de çekinmiyor. Özellikle, Azerbaycan’ın Avrasyacı ittifaka katılması durumunda, Rusya’nın girişimleriyle Dağlık Karabağ sorununda hemen çözüme gidilebileceği, aksi halde bölgenin Atlantikçi jeopolitik aleyhine istikrarsızlaştırılıp, Rusya ve İran eliyle yeniden düzenlenmesi önerisi de bir diğer Dugin açılımı olarak göze çarpıyor. Öte yandan yazar, yine Pan-Türkçü jeopolitiğin, Çeçenistan, Dağıstan, Yakutistan, Osetya, vb. gibi Rusların sorunlu iç bölgelerinden tamamen uzak tutulmasının Rusya içindeki Avrasyacı entegrasyonun selameti için gerekli görüyor.

Sonuç

Sonuç olarak, Dugin’in Avrasyacı Jeopolitiği Rus Dış Politikasının genel saiklerini idrak etmemiz açısından çok önemli bilgiler sunuyor. Dugin’in bu kitapta Rusya adına dile getirdiği Avrasyacı kaygılar, Doğu Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya ve Orta Doğu’nun temel meseleleri üzerinde ABD-Rusya ayrılığının kökenleri hakkında bizleri daha bütüncül (holistik) düşünmeye yöneltiyor. Uluslar-üstü bir çıkar ilişkisi yapısıyla, List’çi bir karma ekonominin kendine yeter (otarşik) büyük alanlar prensibince inşa edilen Avrasya Yeni İmparatorluğu’nda Rusya’ya, Dugin tarafından eşitler arasında birincil (primus inter pares) bir önem atfediliyor. Kendi içinde bazı tutarlıkları olan böyle bir model öte yandan, Sovyetler Birliği’nde Brejniev Doktrini’nin öngördüğü Komünist Blok’un tam bir entegrasyon fikrini, günümüz Rusya’sı için Avrasya ölçeğinde istemektedir. Bu yönüyle Amerikan patentli küreselleşmenin karşısında, Rus-menşeli bir Avrasyacı realpolitik türdeşlik talep ediliyor. Kitabın 11 Eylül 2001 tarihinden önce yayınlanması ve görece sıcak gündemimizden uzak oluşu eleştirilerimizi yumuşatsa bile, yazarın hiç bir dipnot kullanmaması ve kitabın kaynakça kısmının olmaması onu akademik bir kitaptan ziyade, Rus Dış Politikasının bir propaganda aracı mahiyetine çevirdiği de gözden kaçırılmamalıdır.

Sovyetler Birliği döneminde Rusya’nın işbirliği ve dostluk ilişkilerinin çok yoğun olduğu Latin Amerika ülkelerine dair herhangi bir Avrasyacı açılım sunmayan Dugin’in Yeni Avrasyacı jeopolitiğinin, eşit temelli bir ilişki düzlemindeki perspektifinin uzun vadede pratiğe yansımaları muğlâklık içeriyor. Zira Almanya, Fransa, Japonya, Hindistan ve İran gibi kıtasal ülkelerin Avrasya bölgesinde bütünlüklü ve homojen bir jeopolitiğe sarılmasını beklemek, Dugin’in mekânın jeopolitik üzerindeki belirleyiciliği ilkesine ters düşen bir durum gibi gözüküyor. Bu ülkelerin Atlantikçi Amerikan kampıyla şöyle ya da böyle bir takım ilişkilerinin (devrim sonrasının İran’ı hariç tutulursa) tarih içindeki kemikleşmiş yapısı ve kapitalist dünya sistemindeki yerleri düşünüldüğü zaman, Dugin’in Rusya önderliğindeki Avrasya projesinin işlerliğinin ciddiyetle sorgulanması gerekliliği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yine de Avrasyacı jeopolitik kavramı, özellikle Türkiye gibi, kamuoyunun yüzünü tamamen Batı’ya, bilhassa Avrupa Birliği’ne çevirdiği bir zamanda, değişen dünya koşullarında bir takım dış politika alternatiflerinin de farkına varılması hususunda, bizleri yeniden düşünmeye sevk ediyor. Barındırdığı anlamın çekiciliğine aldanıp onu yayılmacı bir dış politika açılımı olarak kullanmanın ötesinde, Avrasyacılık ağaca bakmaktan ormanı göremeyen bizlere geride bıraktığımız tarihin coğrafya ekseninde Doğu’nun da bulunduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
________________________
1 Eşref Yalınkılıçlı, ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi, 20 Haziran 2007



















Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.