Arama

Fatima Tlisova’yı Zehirlediler ... !

Röportaj: Erol Karayel

TLİSOVA KİMDİR?
Fatima Tlisova, Kabardey(Besleney) kökenli fişek gibi bir gazeteci.
1966 yılında Karaçay Çerkes Cumhuriyeti’nde doğmuş.
Aile ismi Maşuko.
Tlisova soyadı ona 1999 yılında “kimliği tespit edilemeyen kişiler tarafından kaçırılan” ve 2 yıl sonra İnguşetya’da cesedi bulunan; Abhaz-Gürcü savaşında yerine getirdiği stratejik görevle “savaşın kaderine tesir eden” Abhazya gazisi kocasından yadigar kalmış.

Stavropol Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Fakültesi mezunu olan Tlisova gazeteciliğe 1999 yılında kocasının kaçırılmasının ardından başlamış. Önce NTR tv’de, ardından Moskovski Komsomolst gazetesinde çalışmış.
Daha sonra geçtiği Obşe gazetesinde Anna Politkovskaya ile birlikte görev yapmış. O zamana kadar sadece kültür-sanat yazıları yazan Politkovskaya’yı ülke meseleleri ve Kafkasya’daki olaylarla ilgili yazmaya teşvik eden Fatima Tlisova olmuş.
Daha sonra 2 yıl Prag’da kalarak Radyo RFL’nin Adigece yayınlarını koordine etmiş.
Kafkasya’ya döndükten sonra yaptığı sıra dışı cesur haberlerle gündem belirleyerek mesleki kariyerini hızla parlatan Tlisova, daha sonra Novoyo Gazete, Regnum ve AP haber ajanslarında çalışıp, ayrıca IWPR’ye yorumlar yazmış.
Tlisova 2006 yılında Avrupa’nın en prestijli basın ödülü sayılan “Batı Avrupa Özgür Basın Ödülü”nün de sahibi bir gazeteci.

O BİR MİSYON GAZETECİSİ
İnsan haklarını hiçe sayan Rusya Federasyonu Merkez yönetimini ve federal cumhuriyetlerin yönetimlerini zor durumda bırakan haberleri sebebiyle defalarca gözaltına alınan ve tehditlere uğrayan Tlisova, hayatını riske etmek pahasına “gerçeklere odaklı” gazeteciliğinden hiç ödün vermedi.
En son Eylül 2006’da Amerika’da Jamestown Foundation’da yaptığı RF yönetimini topa tutan zehir zemberek konuşma ile Rusya Federasyonu ve ABD Dışişleri arasında krize sebep olmuş. Tlisova’nın eleştirel konuşması sonrasında, Rusya Federasyonu ABD’ye durumu protesto eden bir nota verdi.
Bu son çıkışıyla, sistemi, ülkede vuku bulan insan hakları ihlallerini, haksızlık ve yolsuzlukları kurcalayarak artık “şansını fazla zorladığına” hükmeden devlet çatısı altındaki karanlık güçler Tlisova’yı hedef tahtasına oturtmakta gecikmeyerek operasyonu başlatan düğmeye bastılar.
Ekim 2006, Ocak 2007 ve Şubat 2007’de, -içtiği kahve, kullandığı deodorant v.s. sonrası- üç defa zehirlenme belirtileriyle acilen hastaneye kaldırılan ve bozulan kalp ve böbrek fonksiyonları nedeniyle yoğun tedavi gören Fatima Tlisova, “kendisine hazırlanan korkunç sona” uğramadan, AP Haber Ajansı merkez yöneticilerinin ayarladığı bir eğitim programı çerçevesinde “düştüğü ölüm girdabından çıkarılarak” ABD’ye adeta kaçırıldı. Burada hem genel sağlık kotrolünden geçip tedavi olacak, hem de iki yıl süre ile mesleğiyle ilgili bazı eğitimlere katılacak.

…VE İSTANBUL
Yurt dışına çıkacağının duyulması Rus Medyasında geniş yankılar yapan ve hakkında günlerce ajan v.s. türünde spekülasyonlar üretilerek yıpratılan Tlisova, çıkartılan bütün zorlukları aşarak 15 Mart 2007 tarihinde -göz bebeği iki yavrusuyla birlikte- İstanbul’a gelmeyi başardı. Bazı basın organlarında yazıldığı gibi sahte pasaportla ve kaçak olarak değil; kendi pasaportuyla, turist olarak…

Tlisova ailesinin İstanbul’da kaldığı 7 gün boyunca, Kafkasya davasının cefakar neferi Hacı Bayram Bolat’la birlikte hep yanı başlarında olduk. Kendilerini, ajan yuvası olduğuna şüphe olmayan kaldıkları otel ve çevresinden mümkün olduğunca uzak tutarak, programlı bir şekilde hem şehri gezdirdik, hem de Kafkasya meselesiyle ilgili görüşmesi uygun isim ve gruplarla temaslarda bulundurduk. Nitekim, koruma güdümüzü harekete geçirmekte ne kadar isabetli davrandığımızı sonraki günlerde daha iyi anladık…

FATİMA TAKİP EDİLİYOR…
Geç vakitte şehir turundan döndüğümüz bir akşam, kimsenin olmadığı otel lobisinde çekildiğimiz köşede sohbet ederken, yanımızdaki masaya sırtı bize dönük olarak 30-35 yaşlarında bir adam gelip oturdu. 15-20 dakika sonra bu kişinin gizlice fotoğraflarımızı çektiğini ilk Fatima fark etti. Adamla sırt sırta oturan Fatima, durumu karşısındaki aynadan görerek bizi uyarmıştı. Baktık, sahiden de adam, omuzunun üstünden, koltuğunun altından objektifi bize çevirip çevirip gizlice fotoğraflarımızı çekiyor. Ben heyecanlanarak müdahale edip makinesini elinden alma niyetiyle tam yerimden hamle ettim ki, bu tür tacizlere alışık olduklarını söyleyen Fatima ve Hacı Bayram beni engelleyerek yerime oturttular. Bunda şaşılacak bir şey olmadığını, muhtemelen şimdiye kadar da bir çok fotoğraflarımızın çekildiğini, fakat bizim sadece bu seferkini fark ettiğimizi söylediler.
Birazdan fotoğraflarımızı çeken şahsın yanına bir kadın geldi ve başladılar Kabardeyce konuşmaya…
Ah ki ne ah!..
Can evimizden vurulmuştuk. Sanırım o an saçlarımdaki beyaz tellerin sayısı birkaç tane daha arttı; şaşırdığımdan değil, üzüldüğümden… Maalesef, bir Çerkes klasiği olarak, yine kendi milletimizden biri tarafından fişleniyorduk…
Neyse…Kadın birazdan gitti.
Konuşmalarımızı sonlandırıp kendisine dikkat kesildiğimizi fark eden ajan bozuntusu da yerinden kalktı, biraz ilerledikten sonra geri dönerek bakışlarıyla bizi iyice bir kesti. Gittiği otel çıkış kapısının oralarda bir iki tur attıktan sonra, yüzü bize dönük şekilde makinasıyla oynuyormuş gibi yaparak geri döndü ve gözümüzün içine baka baka birkaç poz fotoğrafımızı daha çekerek üst kat merdivenlerine yöneldi. Beş dakika geçti geçmedi yine gözü üzerimizde olarak merdivenlerden aşağı indi v.s.
Bu kadar pervasız bir biçimde çevremizde dolaşmaya başlayınca bizim de içimize kurt düştü tabii. Hacı Bayram’la istişare ettikten sonra Fatima’ya, “Sizi artık burada bırakamayız. 15 dakika içersinde valizlerinizi toplayın, oteli hemen terk ediyoruz” dedik. Fatima’nın, bize yük olma endişesiyle yaptığı itirazlara kulak vermeksizin alelacele otelden çıktık ve izimizi kaybettirmeye çalışarak şehir dışındaki bir hemşehrimizin evine gittik. O gece burada kaldılar ve bir daha da otele dönmediler.
***
21 Mart Çarşamba sabahı saat 05.00’da da Atatürk Havalimanından kızı Dina(14) ve oğlu Şamil(16) ile birlikte Almanya bağlantılı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne yolcu ettiğimiz Fatma Tlisova ile gitmeden önce bir de röportaj gerçekleştirdik; başına gelenleri ve Kafkasya’daki gelişmeleri ele alan bir röportaj.

SOYUMUZU KURUTMAK İÇİN…
“Geride kalanları hesap ederek” ölçülü konuşmaya gayret etmesine rağmen dehşetli şeyler anlatan Tlisova yüreğimizi parça parça etti.
Karaçay Çerkes’te radyoaktif madde deposu iken okula çevrilen binada ders gören öğrencilerin topluca kan kanserine yakalandığını ve o okulda eğitimin hala devam ettiğini söylediğinde artık kendimi tutamayarak masadan ayrıldım ve kuytu bir kenara çekilerek hıçkıra hıçkıra ağladım.
Bu bir hata değil,
bu bir ihmal değil,
bu insan zaafından kaynaklanan affedilebilir bir şey değil…
Bu olsa olsa bir kasıt,
tasarlanmış bir cinayet,
toplu bir katliamdır ancak.
Bu, bu…
Bu, soyumuza yönelik nefretin, pervasızca ve meydan okuyarak yüzümüze haykırılmasından başka hiç bir şey değil…
***
Bütün bunlardan gereken dersleri çıkarmak zorundayız…
Hepimiz duruşumuzu gözden geçirip, otokritik yapmak zorundayız.
Kafdağı masallarıyla geçirecek vaktimiz olmamalı artık.
Ruslar yerli halklarından arındırılmış bir Kafkasya istiyor ve yüzyıllardır bunun için planlı bir şekilde çalışıyor; hem de hiç kesintiye uğratmaksızın.
Bize düşen, fikri ve fiziki birliğimizi sağlayıp, nesillerimizi ve kültürümüzü koruma bilincimizi geliştirerek bu soykırıma karşı akıllıca direnmektir.
***
Bu konuda söylenecek çok söz var…
Ancak asıl konudan daha fazla kopmamak için şahsi değerlendirmelerimi röportaj sonrasına tehir ederek, sizleri yiğit gazeteci Fatma Tlisova kardeşimizin anlattıkları ve gözlemledikleriyle baş başa bırakıyorum.
****
İstanbul’da bulunduğu sürece Tlisova’nın cep telefonu hiç susmadı. Ailesi ve dostlarının haricinde Yuliya Latinina dahil Rus medya mensuplarından da çok sık telefon alıyordu. Hepsi de, kaçıp kaçmadığını, şimdi nerede olduğunu merak ediyor, hakkında yazılıp çizilenlere vereceği bir cevabı olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı.
Tlisova ise kaçmadığını, çocukları ile birlikte turist olarak Türkiye’de bulunduğunu söylüyor, daha fazla konuşmak istemediğini belirterek muhataplarını nazik bir şekilde savuşturuyordu.
Tek istediği herhangi bir sürprizle karşılaşmadan planladığı şekilde ABD’ye ulaşabilmekti.
Otel lobisinde gerçekleştirdiğimiz mülakat esnasında biz de Tlisova’ya merak edilen soruları sorduk…



**************************************

- Fatima, nereden çıktı şimdi bu 2 yıllık ABD’de eğitim programı?

- Biliyorsunuz ben AP (Associated Press) haber ajansının kadrolu elemanı olarak çalışıyordum. Yaşadığım şüpheli rahatsızlıklar sonrasında Ajanstaki yöneticiler hem sağlık kontrolünden geçip tedavi olmam; hem de yaklaşık 2 yıl sürecek bir eğitim programına katılmam için beni ABD’ye davet ettiler. Gidiş sebebim bu…

- Peki Rus medyasında yer alan Türk Ajanı olduğun v.s. ifadelere ne diyeceksin?

- Ne diyebilirim ki gülüp geçmekten başka? Besleme gazeteciler, efendileri tarafından sufle edilenleri yazıp çiziyor, beni gözden düşürmek için senaryolar üretiyorlar. Üzülüyorum tabii ama baskılarla beni yıldırabileceklerini düşünüyorlarsa feci şekilde yanıldıklarını yakında görecekler...

- Kim bu “efendiler”, senden niçin rahatsızlar Fatima?

- Yaptığım haberler Terörle Mücadele Merkezi’nden, İçişleri Bakanlığı ve FSB’ye kadar pek çok kişiyi rahatsız etti. Onun için hiçbirinin hakkımda iyi şeyler düşünmediğini tahmin etmek zor değil.

“AMERİKA’DA YAPTIĞIM KONUŞMADAN SONRA ÜZERİMİ ÇİZDİLER”

- En son hangi haberi yaptın da hayatına kastedecek kadar kızdılar sana ?


- Hiçbir haberimi özellikle birilerini kızdırmak için yapmış değilim. Sadece yapmam gerektiğini düşündüğüm haberleri yaptım. Şimdiye kadar ısmarlama haber yapmadım/yapmam, insanlığa, halkıma, mesleğime hiç ihanet etmedim, bundan sonra da etmem.
En son 14 Eylül 2006’da, Amerika’da Jamestown Foundation’nda, Senato temsilcileri, üst düzey diplomat ve bürokratların da dinleyici olduğu bir toplantıda “Kafkasya’nın geleceği’ başlıklı bir konuşma yaparak Moskova’nın Kafkasya’da çevirdiği dolapları açıkladım ve sanırım birileri buna çok fena bozuldu. Dinleyiciler arasında bulunan Rus Elçiliği temsilcileri sinirlenerek salonu terk ettiler.
Bu konuşma sonrasında Rusya Federasyonu Dış İşleri Bakanlığı, ABD’ye, “bu kadını nasıl konuşturursunuz” diye bir protesto notası çekti.
İlginçtir ki, hiç bir geçmişi olmayan şüpheli sağlık sorunlarım da bu konuşma sonrasında başladı.


“ASKERLER 6 AYLIK BEBEĞİ KATLETTİ”

- Zehirlenme olayına geçmeden önce, yaptığın önemli haberlerden bazılarını hatırlat istersen… Mesela, Müslim Atayev’in 6 aylık çocuğunun askerler tarafından öldürülmesini sen ortaya çıkartmıştın. O olayı bize kısaca anlatır mısın?


- Evet. 25 Ocak 2005’te Yarmuk lideri Müslim Atayev, 2 erkek arkadaşı ve 4 kadın bulundukları apartman binasında kendilerine hiçbir şans tanınmadan, ölçüsüz güç kullanılarak öldürüldüler. Apartman dairesi açılan ateşle harabe haline getirildi. Öldürülenler arasında Atayev’in 6 aylık çocuğu Leyla’da vardı. Atayev’in yakınları Leyla’nın içeride olduğunu iddia ettiklerinde, İçişleri Bakanı Gennady Arkadiyev bunu reddetmiş, içeride çocuk filan olmadığını söylemişti. Operasyon sonrası binaya giren askerler çocuğun cesedini gizlice kaçırmaya çalışırken fotoğraflamayı başardım ve bunu bütün dünya basınına dağıttım. İçişleri yetkilileri çok bozuldular tabii.
Ayrıca orada zalimce bir olay daha olmuştu onu da dünya basınına ben duyurdum. Müslim Atayev’in oturduğu dairenin üst katında olayla ilgisi olmayan Alexia Trunova isminde bir kadın oturuyordu…

- İsmi Alexia olduğuna göre Rus’tu herhalde?.

- Hayır. Babası Kabardey, annesi Balkar, babaannesi Rus’tu. Erkek kardeşi Abhazya kahramanıydı. Bayan Trunova’ya babaannesinin ismi verilmişti. Olaya dönersek… Turunova 8 aylık hamileydi ve olayla hiçbir ilgisi olmadığını söyleyerek dışarı çıkmak istiyordu. Fakat Rus askerler operasyondan önce bütün çıkışları kaynakla kapattıkları için normal yollardan dışarı çıkması mümkün değildi. Kadının bu talebine, “üzerinde patlayıcı madde olmadığından emin olmamız lazım, onun için soyunarak balkona çık; biz seni itfaiye merdiveniyle alırız” dediler. Kadın söylenenlere inandı ve affınıza sığınırım, iç çamaşırları ile balkona çıktı. Fakat çıkar çıkmaz Rus snaypırların mermilerine hedef oldu.
Bütün bunları ben, bazı Rus askerlerine rüşvet vererek girdiğim etrafı sarılı binaya çok yakın bir başka binadan dakika dakika takip ettim. Rus snaypırlara hedef olma ihtimalim yüksek olduğu için maalesef bu olayı fotoğraflayamadım; fakat haberini yaparak yayınladım.

- Bir de Resul Tsokayev olayı vardı senin ortaya çıkarttığın...

- Evet, Karaçay kökenli bir boks antrenörü olan Resul Tsokoyev 2004 senesinde, başkent Nalçik'te polis tarafından gözaltına alındı. “Suçu” da namaz kılmaktı. İçeride kendisine Yarmuk lideri Müslim Atayev’in yerini bildiği iddiasıyla işkence yapıp, önüne koydukları boş bir kağıdı imzalatmaya çalıştılar. İstediklerini alamayınca da adamı işkence altında öldürdüler. Öyle işkence görmüştü ki Tsokayev, cesedini gören annesi bile oğlunu tanıyamadı. Yapılanların hepsi vahşice ve insanlık dışıydı. Bunu da dünya basınına ben aktardım…

“BESLAN BASKINI DEVLET GÜÇLERİNİN BİR TASARIMIDIR”

- Beslan olayı var bir de yakından izlediğin?


- Ben Beslan baskınının gerçekleştiği olay mahallini gördüm ve o günden bu yana çok şey de yazdım. Kısaca söylersek, bilin ki olayın resmi ağızlardan açıklanan şekliyle, gerçek şekli birbirinden çok farklı. Beslan olayı devlet güçlerince yazılmış bir senaryodur. Beslan baskını ile Çeçen davası dünya kamuoyunun gözünden düşürülmüş, arkasındaki insan desteği yok edilmiştir. Bu sonuç devlet ofislerinde tasarlanmış, beklenen sonuç da alınmıştır.
Nereden mi biliyorum?
O baskını gerçekleştiren militanlara rehberlik eden kişi, devletin terörle mücadele birliğinin elemanı olan Asetin kökenli Vladimir Khodov’dur. Militanları Osetya Parlamento binasına götürecekken, yanıltarak Beslan’a getirmiş ve bütün dünyaca lanetlenecek bir eylem için fiili durum oluşturmuştur. Rus güvenlik güçlerinin okula bu kadar ölçüsüz bir güçle neden saldırdıklarını sanıyorsunuz?
Olayın yankısı büyük olsun, hiçbiri sağ kalmasın, gerçekler de ortaya çıkmasın diye yaptılar bunu. Amaçları dünyaya Çeçenlere lanet okutmaktı, başardılar.
Beslan’da ölenlerin tamamı hükümet güçlerinin kurbanıdır. Güvenlik güçleri rehineleri korumamış, bilerek, sorumsuzca ateş açarak binanın tavanını çökertmiş ve militanlarla birlikte rehinelerin de ölümüne sebep olmuştur.
Beslan Araştırma Komisyonu geçtiğimiz Aralık ayında görevini tamamladı ve hazırladığı raporu Duma’ya sundu biliyorsunuz. Tatmin edici hiç birşey açıklamadılar. Ben Beslan Araştırma Komisyonu üyelerinden biriyle görüştüm, “Çok önemli bulgular vardı. Hazırladığımız raporun beşte birini bile açıklamamıza izin vermediler” diye bizzat bana açıklamada bulundu bu üye. Yani ört bas edildi bu olay.
Tekrar ediyorum, Beslan baskını, kamuoyunun Çeçen davasına olan desteğini yok etmek için devletin çatısı altında tasarlanmış ve planlandığı gibi başarıya da ulaşmış bir eylemdir.
Beslan’la ilgili yaptığım haberlerle gerçekleri ortaya çıkarttığım için şer odaklarının üzerimdeki dikkati pekişti tabii.

- Bir de Beslan anneleri olayı vardı…

Evet, Beslan’da çocuklarını kaybeden anneler örgütlenmiş, içlerinden Susanna Dudiyeva’yı da sözcü seçmişlerdi. FSB, Moskova ve Vladikafkas yönetimlerinin sorumluluklarından kaçmasına karşı mücadele eden ve ciddi bir kamuoyu desteğine sahip olan anneleri pasifize etmek için Susana Dudiyeva’nın üzerine çalıştı ve hipnozla v.s. onun aklını başından aldı. Dudiyeva’yı Moskova'da bulunan Grigor Grabov adlı yalancı bir peygambere yönlendirerek onun eylemde ölen çocuklarını diriltebileceğine dair sözlerine inandırdılar. Ardından Dudiyeva saçmalamaya başladı. Böylelikle Beslan annelerinin muhalefetini sulandırarak kamuoyundaki etkinlik ve saygınlığını da azalttılar. Bunlar klasik FSB taktikleridir. Ben bunların hepsini yazarak açık ettim ve tabii ki hiç hoşlarına gitmedi.

“BİR KAHVE İÇİP YATTIM, KALKTIĞIMDA PERİŞAN OLMUŞTUM”

- Şu zehirlenme olayı nasıl oldu Fatima, anlatır mısın?


- Bayram sonrasıydı, 22 Ekim 2006 akşamı çocuklarımla birlikte Nalçik’teki evimize geldik. Fakat anahtarım kapıyı açmadı. Muhtemelen kilit kurcalanmıştı. Eve girebilmek için çilingir çağırıp kilidi kırdırdım. Yeni kilit taktık.
İçeri girdikten sonra bir kahve içtim ve yattım.
Sabah kalktığımda, dudaklarım ve vücudumun bütün derisi kabarmıştı. Dilim de şişmiş ve paslı demir gibi olmuştu.
Çok işim vardı o gün. Rahatsızlığımın geçeceğini düşünerek canımı dişime takıp işlerimin peşine düştüm.
Öğleden sonra vücudum iyice şişmişti ve adeta elbiselerimin içine sığmıyordum.
Bu halde sokakta giderken bayılmışım. Kendime geldiğimde başımda dikilen insanlar vardı. Başım şiddetli bir şekilde ağrıyor, istifra ediyordum. Nalçik’te hastaneye gitmeye korktum. Derhal taksiye binerek Çerkessk’te, hastanede çalışan annemin yanına gitmek üzere yola çıktım.
Bu arada yol üzerinde Kuzey Kafkasya’nın en büyük laboratuarının bulunduğu Yessentuki’de kan vererek analiz yaptırdım. Bana, “Böbreklerin vazifesini yapmıyor, kan değerlerin negatif yönde büyük değişikliğe uğramış” dediler. Yola çıkmamam yönündeki telkinlerini dinlemeyerek Çerkessk’e gidip hastaneye yattım ve serum taktırdım. Burada 7 gün yattım.

- Böbreklerin hiç mi çalışmıyordu? Dialize bağlandın mı?

- Hayır dialize bağlanmadım. Böbreklerim çalışıyor fakat kanımı süzmüyordu.
Daha sonra buradan çıkıp Jeleznovodsk’ta nefrotoloji bölümünün bulunduğu hastaneye yattım. Burada da 7 gün tedavi gördüm.
Bu arada Moskova’da bulunan gazeteci Yuliya Latinina yanıma geldi ve beni Moskova’ya hastaneye götürdü. Yuliya hastaneden çıkışta yönetimden benimle ilgili dosya ve analizleri istedi ama hiç bir şey vermediler.
Moskova’da Peregova isimli araştırma hastanesine yattım. Araştırmalar yaptılar, komple check-uptan geçtim. Burada, “Böbreklerin yeni doğmuş bir çocuğun böbrekleri gibi sağlam ve kanın da temiz” dediler.
Tabii sevindim.
Hastaneden çıkışta “bir daha olursa ne yapmam lazım” diye sordum doktorlara.
İyi olduğumu, organik bir rahatsızlığımın olmadığını, dolayısıyla böyle bir rahatsızlığın bir daha olmasını düşünmediklerini, rahat olmamı söylediler.
Bunun üzerine Kasım ortasında Nalçik’e döndüm….

- Sonra ne zaman rahatsızlandın?

- Ocak ortasında yine aynı şeyler tekrarlandı. Acilen Nalçik Cumhuriyet Hastanesi Üroloji Bölümü’ne kaldırıldım. Bütün vücudum şişmişti. Yine “Böbreklerin vazifesini yapmıyor” dediler. Hastanede 7 gün yattım, yine serumlar takıldı filan tedavi görerek iyileştim.
Şubat’ın 20’sinde bu defa kalbimden rahatsızlandım ve ambulansla hastaneye kaldırıldım. Kardiyoloji bölümünde müşahadeye alındım. Yine serum taktılar.

- Peki doktorlar kalbin için ne dedi?

- Doktorlar bana hiç bir izahatta bulunmuyorlardı. Durumumu yakından takip eden Yuliya Latinina “Seni zehirlediler, bunu duyurmamız lazım” dedi bir gün bana.
Ben de kendisine, “Böyle bir şey bekliyor ve tahmin ediyorum, yaparlar. Litvinenko’nun başına gelenler önümüzdeki son örnek. Aynı kişiler beni de zehirlemek isterler. Ancak bana tahlil sonuçlarını içeren hiçbir belge vermiyorlar, bu durumda nasıl çıkar da “beni zehirlediler” diye açıklama yaparım? Yaparsam iddialarımı nasıl ispatlarım?” dedim ve hiçbir açıklama yapmamayı tercih ettiğimi kendisine söyledim.

- Peki zehirlendiğin kanısına nasıl vardın?

- Zehirlendiğimi biliyorum fakat Rusya’da bunu belgelemem mümkün değil. Jeleznovodsk’taki doktor boş bulunup, “Kanında yüksek oranda toksit madde var. Yiyeceklerine fare zehiri karışmış olabilir” dedi ama daha sözünü tamamlar tamamlamaz “Eyvah, bu söylediğim benim başımı yakar şimdi” dedi ve söylediklerine pişman oldu.
Haklı da çıktı, kısa bir süre sonra bu doktor görevinden alındı.
Moskova’da hastanede de “10 gün içinde gelseydin rahatsızlığını net tespit ederdik” dediler ve bana hiçbir yazılı döküman vermediler.

- Ne olacak şimdi?

- Üzerimde baskı kurarak büyük hata ettiler. Korkutarak sindiririz diye düşündüler ama hiç sevinmesinler, düşündükleri gibi olmayacak. Bu baskı ters tepecek. Çok yakında bunu herkes görecek...

- Yurt dışına çıktın, uzun süre de dönmeyeceksin. Amaçları bu muydu acaba?

- Yoğun baskı görüyordum. Sürekli takip ediliyor ve sudan sebeplerle sık sık göz altına alınıyordum. Ardından çıkan bu şüpheli sağlık problemlerim sonrasında AP haber ajansının merkezindeki şeflerimiz böyle uygun gördüler ve genel bir sağlık kontrolünden geçmem ve tedavi görmem için ABD’ye çağırdılar.

- Çocuklarınla beraber gidiyorsun?

- Evet, dediğim gibi iki yıl kadar kalıp mesleğimle ilgili bazı eğitim programlarına katılacağım. Bu uzun bir süre. Bu yüzden çocuklarımı da beraberimde götürüyorum, eğitimlerine orada devam edecekler.

- Peki Rusya ve Kafkasya medyasının son durumunu nasıl değerlendiriyorsun?

- Baskıcı sistemi eleştiren, yasadışı olayları kamuoyunun gündemine taşıyan bütün gazetecileri ya zehirliyorlar, ya öldürüyorlar.
Ren Tv ve Novaya Gazete dışındaki bütün büyük medya organları Gazprom (Gaz Şirketi) ve Raoes (Rusya Enerji Şirketi) tarafından satın alınarak devletleştirildi.
Özgür medya yok artık.
Dolayısıyla devletleştirilen bu medyanın, özgür düşünen, gerçeklerin peşinde koşan gazetecilere de ihtiyacı yok. Zaten hepsi bulvar gazetesi oldu. Hiçbir eleştirel haber yapılmıyor. Analitik haber, araştırma haber yok artık.
Kafkasya ile ilgili gerçekleri yazan Anna Politkovskaya’yı susturdular. Bunun gibi doğruya ulaşılabilecek kanallar yok artık.
Hepsini yok ediyorlar.
Yazsanız dahi gazetenin mutfağında sansüre uğruyor.
Bu gazeteler aynı zamanda sisteme muhalefet eden herkesi değişik şekillerde haber yaparak hedef gösteriyor.

- Ne gibi haberler?

- Mesela Krasnodar’da, Cumhuriyetlerdeki müslümanların temsilcilerinin bir araya geldikleri gizli bir toplantı olmuştu. Ben de gazeteci kimliğimle olayın peşine düştüm ve Krasnodar’a gittim. Ama Moskova’da bir gazete, alakasız bir şekilde, benim bu toplantıya Kabartay Balkar Cumhiyeti’nin imamı sıfatıyla katıldığımı yazdı.
Bir başka örnek, 13 Ekim Nalçik olayları sonrasında Sevornıy Kavkaz gazetesi yakalanan ve terörle suçlanan kişilerin sözde “Allah bizi affetsin, Fatma Tilisova’nın yazdıklarına inanıp da böyle bir işe kalkıştık” dediklerini yazdılar. Bu haberden bir hafta sonra anne ve babamın yaşadığı eve baskın yapıldı. Evi, evin bahçesini her yeri delik deşik ettiler. Ben bir hafta gözaltında tutuldum.
Birini hedef aldıkları zaman, o kişi hakkında önce gazetede yayın yapıyorlar; sonra da bu haber ihbar kabul edilerek FSB ve içişleri bakanlığı tarafından operasyon yapılıyor.

- Aydınlar, gazeteciler, sorgulayan insanlar baskı görüyorlar, bunu anladık… Peki sıradan vatandaşın durumu ne? Onlar da sizin kadar rahatsız ediliyor, baskı görüyor mu?

- Aslında baskı kelimesi yapılanları izah etmekte çok hafif kalır. Bakın ben size bir olay anlatayım da, vatandaşa ne yapıldığının adını siz koyun.
Nalçik’te Ocak ayında ikinci defa hastaneye yattığımda bir gün telefonum çaldı. Açtım, bir bayan. Benden acilen Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’ndeki Krasni Kurgan köyüne gelmemi istedi. Kim olduğunu sordum isim vermedi. Olay nedir dedim “söyleyemem” dedi. “Peki iyileşince gelirim” dedim ve telefonu kapattık.
Hastaneden çıkar çıkmaz gittim.
Krasni Kurgan bir Karaçay köyü. Köyde ailelerle görüştüm. Beni köyün, geçen yıl içinde eğitim verilen fakat bu yıl kapanan okuluna götürdüler. Duvarları çatlamıştı ve içinde eğitim yapmak gerçekten riskliydi.
Geçen yıl okullar tatil olunca idareciler de bunu görmüşler ve çocuklara yeni bir okul aramışlar. Sonunda köy yakınında bulunan terk edilmiş vaziyetteki petrol gaz enstitüsünün binasında eğitime devam etme kararı almışlar. Binada gerekli düzenlemeler yapılmış ve bu sene 1 Eylül tarihinden itibaren öğrenciler burada eğitime başlamışlar.
Okulu gezdim. 7-A sınıfı en dar sınıftı. Duvarlarında siyah lekeler vardı. Dersler başladıktan bir süre sonra bu sınıfın öğrencilerinde uyuklama ve dikkat dağınıklığı başlamış. Hepsi baş ağrısından şikayet ediyorlarmış. Hocaları ilgilenmemiş, çocukları tembellikle, numara yapmakla suçlamışlar.
Aralık’a kadar üç ay okuyan öğrenciler 13 ve 14 Aralık günü hep birlikte yatağa düşmüşler.
Toplam 12 öğrenci.
Köy doktoru bu çocuklarda ciddi bir durum var ve bu bir facia diyordu. Çerkessk’ten doktorlar geliyor ve çocukların kanları alınarak tahlil yapılıyor, görülüyor ki hepsi kan kanseri olmuş.
Özgür bir ülkede bunun peşine düşülür, ihmali ve sorumluluğu olanlar tesbit edilir ve yasalar çerçevesinde gereği yapılır değil mi?
Ama burada böyle olmuyor.
Köye terörle mücadele timleri geliyor, bütün kan tahlili sonuçlarını ve raporları topluyorlar, hastalığın da öğrencilerin kendi bünyelerinden kaynaklandığına dair yeni bir rapor tutturuyorlar. Aileler sindiriliyor.
Ailelere “niçin ortaya çıkıp da bunu kamuoyuna duyurmadınız” diye sorduğumda, gözlerini dehşetle açıp “bizi nasıl korkuttuklarını bir bilsen” diye cevap veriyorlardı.
Bu arada köydeki bazı FSB işbirlikçilerinin, “O Çerkes, O’nun burada ne işi var, O sizin hayrınıza haber yapmaz, çocuklarınızı öldürdüğünüzü yazar” diyerek halkı aleyhime kışkırtmaya kalktığını ama köy ahalisinin bu provakasyonlara prim vermediğini de belirteyim.

- Neymiş peki hastalığın sebebi, öğrenebildiniz mi?

- Yüksek dozda radyasyon! O bölgede bir uranyum merkezi var zaten. Biz o binayı terk eden enstitünün Moskova’daki direktörüne yazı yazıp bu binanın durumu nedir diye sorduk. Gelen cevapta “Orası insan sağlığını tehdit eder nitelikte olduğu için 14 yıl önce kapattık” deniliyordu.
Tabii ben bütün bunları haber yaptım ve ortalık birden karıştı.

- Haberini kullanan çıktı demek ki?

- Eh... 1. Kanal geldi, benim yalan söylediğime dair bir haber yaptı.
2. Kanal muhabiri yaptıkları haberi yayınlatamadıklarını söyledi.
NTV “kısmen doğru” diye garip bir haber yaptı.
Ren tv olduğu gibi yayınladı ve o da zaten ortalığın karışmasına yetti.

- Sonra ne oldu peki?

- Sağlık bakanlığından bir heyet geldi öğrencileri muayene ettiler, bir takım analizler yaptılar. Hatta bu esnada 2 çocuk bayıldı. Bazı çocukların burunlarından kan geldi. Fakat gelenler tahlil sonuçlarını filan toplayıp gittiler ve hiçbir şey de yapmadılar.

- Yani o okulda eğitim hala devam mı ediyor?

- Evet, hala devam ediyor. Bu devlet böyle bir devlet işte. Vatandaşa baskı var mı diyorsunuz, buna baskı denmez. Bu baskıdan da beter bir şey …

- Ne diyebiliriz peki buna?

- Bakın ne Karaçaylar umurunda onların, ne de Çerkesler… Onların istediği tek şey bizim topraklarımız. Bunun ne olduğunun adını da siz koyun.

- Peki diğer gazeteciler olayın peşini bıraktı mı?

- Maalesef... Köylüler benden önce çok gazeteci çağırdıklarını ama hiç birinin yazmaya cesaret edemediğini söylediler. Benden sonra da yazabilen çıkmadı zaten bu haberi. Haber orada, hala duruyor ama takip etmeye cesareti olan yok.
Biliyorsunuz Çeçenistan’daki çocuklar adı konulamayan benzer bir rahatsızlığa yakalanmışlardı da yetkililer “bu çocuklara ne olduğunu araştırıyoruz” diye açıklamalar yapıyorlardı. Hepsi yalan. Araştırdıkları filan yok.
Burada kanıtlar açıkta olduğu halde gereğini yapmayarak tehditlerle üzerini örtmeye çalışıyorlar.

- Nasıl bir sistem bu böyle?

- Özellikle Kafkasya için söylüyorum, sistem Stalin dönemini aratır hale gelmiştir. Bu bütün Kafkasya için geçerlidir. Bir telefonla evin etrafını çevirip, tank ateşiyle yok edebiliyorlar. Kimse hesap soramıyor. Buna operasyon diyorlar. Aklı başında biri bunun bir soykırım olduğunu anlar. Rusya devleti bir bütün olarak Kafkas halklarıyla mücadele ediyor. Onlar için dağdaki ile evdekinin hiçbir farkı yok. Önce öldürüyorlar, sonra terörist ilan ediyorlar. Olanların özeti budur.

- Açıklamaların için çok teşekkür ediyoruz sayın Tlisova. Bilin ki sizin sağ ve sağlıklı olmanız bizim için her şeyden önce gelir, onun için dikkatli olun. Attığınız yeni adımın, geçmişin kötü günlerini unutturup, sana ve ailene mutluluk getirmesini diliyoruz.. Allah sizleri korusun ve yardımcınız olsun.

- Allah hepimizi korusun. Tüm kardeşlerimize selamlarımı iletin lütfen.

ekarayel@superonline.com








































K.E.

Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.