Arama

"Kanatlı Süvarinin Hatıraları" Vesilesiyle...
BU TOPLUMUN YAZARI...
Büyük fikir adamı Cemil Meriç “yazı olmasaydı, medeniyet olmazdı” diyor bir makalesinde. Nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir başka yazıda da, yazma eylemi çığlığa, sessiz bir çığlığa benzetiliyordu Meriç’ten farklı olarak... Yazmak üzerine söylenen güzel sözlerin sonu yok; keza okumak için de öyle.
 
Kendisi için yazmayan, aynı zamanda da kendisi için okumayan bir toplum olduğumuz için, ne Meriç'in belirttiği güçlü medeniyetlerin onurlu mirasçısı olarak anılıyoruz günümüzde; ne de başımıza gelen felaketleri haykıran "sessiz çığlıklarımız" yer alıyor dünya literatüründe. Kalemle dostluk kuramadığımız içindir ki üzerimize ağıt yakılacak bir toplum haline geldik neredeyse bugün.
Halbuki gelecekte de var olmak isteyen toplulukların, üzerine en çok eğilmeleri gereken aktivite, kendileri için okuyup yazmak, dönüp dolaşıp bir daha okuyup, bir daha yazmaktır. Kolektif hafızamızı ancak böyle geliştirebilir, kendimizi dış dünyaya ancak böyle anlatabilir, uluslaşma sürecini ancak bu yolla yaşayabilir, velhasıl milli meselelerimize çözümleri ancak bu yolla üretebilir ve geleceğe güvenli yolculuğumuzu ancak böyle yapabiliriz.
***
"Kafkasyalı" öznesi ile "okuyup-yazma" fiilini yan yana getirdiğimizde oldukça uzun bir yazıya kapı aralamış olacağımızı iyi biliyorum. Çünkü, şablon tanımların hiç birisi bizim gerçeklerimizi tasvir edemiyor. Anayurdu dışında yaşayan bir toplumun "kendisi için okuyup yazması" ne manaya gelir bunun üzerinde uzun uzun konuşmamız gerekir bu fasılda. Buradan hareketle, bütün cepheleriyle diaspora yazınını ele almamız, yeni tanımlarla literatürde üretimlerimize yer bulmamız/açmamız gerekir. Anadilde yazılmayan eserleri hangi başlık altında kategorize edeceğimizi de, bu ürünleri hangi kültürün kazanç hanesine yazacağımızı da uzun uzun konuşmamız gerekir ayrıca.
Öbür taraftan, anayurtta, anadilde okuyup yazmanın niteliğini ve niceliğini de esaslıca bir irdelemek lazım gelir. Ana dilde yazılan her satır, okuyucuya ulaşan her ürün elbette kendimize ve dış dünyaya sunulmuş "kültürümüzün nefes alıp verdiğini tespit eden bir yaşam bildirgesidir"; ama bu yaşamın aktif bir yaşam mı, bitkisel bir yaşam mı olduğunu da ayrıca teşhis etmemiz gerekir. Anadilimizdeki yazılı ürünlerin dil ve kültürün yaşamasında, gelişmesinde, milli bilincin oluşmasında ne kadar fonksiyonel olabildiğini önyargısız bir şekilde analiz edebilmeli ve bu sorgulamalardan sağlıklı çıkarımlarda bulunabilmeliyiz ki geleceğimizle ilgili ayağı yere basan gerçekçi projeksiyonlarda bulunabilelim.
***
Neyse...
Aslında niyetim, yazmanın ehemmiyetine kısaca bir vurgu yapıp, sonra da sözü "Çerkesler'i" konu alan edebi eserleri ile masamızın üzerini adeta donatan diasporanın genç, usta ve çalışkan kalemi Hulusi Üstün'e getirmekti.
Hulusi Üstün'ün geçtiğimiz ay piyasaya çıkan son kitabı "Kanatlı Süvarinin Hatıraları" ismini taşıyor. Elimden yeni bıraktım. Aslında kitaba biraz geç ulaştım ama okumaya başlamamla bitirmem de bir oldu. Derler ya 'bir solukluk kitap' diye, işte onlardan biri önümdeki "Kanatlı Süvarinin Hatıraları".
Su gibi akan bir üslup, temadaki ustaca kurgu, kitaba ayrı bir hava veren vinyetler ve özenli dizgi/tasarım kitabı gerçekten 'bir solukluk' yapmış.
'Çerkes Öyküleri'nin yer aldığı "Kanatlı Süvarinin Hatıraları", Hulusi Üstün'ün şimdiye kadar yayınladığı yedi kitabın sonuncusu. İçinde birbirinden güzel tam dokuz hikaye barındırıyor.
Aslında hikayelerin hepsi tek tek ele alınıp değerlendirilmeli, Üstün bundan büyük fayda sağlar. Ama bu bizim değil, edebiyat eleştirmenlerinin işi. Bu işi öncelikle onlar yapmalı. Çünkü onlar bu işin usulünü bilir, haddi gözetirler. Bu anlamda kendilerini göreve çağırıyoruz.
Ben ise sadece, gelecek kaygısı taşıyan bir halkın ferdi olarak, bu tür kitapların taşıdığı misyon dolayısıyla geniş kesimlere bir an önce yayılması gereğine olan inancımla, milli görev babından birkaç satır karalamak istiyorum; tabii ki bütün samimiyetimle.
***
160 sayfa hacminde olan "Kanatlı Süvarinin Hatıraları" kısa bir "huaho" ile başlıyor. Yazacağım müspet değerlendirmeler öncesinde bir nazar boncuğu olması kabilinden, kitabın başında yer alan "huaho"nun "fazla somut" bulduğum içeriğine eleştirim olduğu notunu düşüp, hikayeler hakkında söyleyeceklerime geçmek istiyorum hemencecik.
...
Feleğin çemberinden geçtikten sonra küçük bir bozkır kasabasında at yetiştiriciliğine soyunan Emir Bey'in hikayesini anlatan "Atın Ölümü" ve yine Emir Bey'in ağzından dinlediğimiz "Hapat" adlı öyküleri okuduğunuzda, delişmenliğin, hüznün, xabzenin, haçeş kültürünün, v.s.... ama illa da Çerkesler'deki at sevgisinin ılık ılık içinize aktığını hissediyor; epeydir uzak kaldığınız bir iklimde zevkli bir yolculuğa yelken açıyor olmanın heyecanını duyuyorsunuz.
Bir sonraki hikaye "Adiyuh"ta Hajgeri'nin çaresizliği yüreğinizi kanatıyor, hemen yanı başına oturup birlikte ğıbzeler yakmaya başlıyorsunuz ve "Ah" diyorsunuz dişleriniz kenetlenerek, "ah o karayılan"...
Sonraki öyküyü sonu ne olacak acaba diye merak içinde okurken birden kendinizi masal dünyasının içinde buluveriyorsunuz. Masal hikaye karışımı bir öykü olan "Ölümsüzlük Pınarı"ndaki şaşırtıcı final keyfinize keyif katıyor. (Okurken kendi kendime çözümlemeler de yapıyorum aslında. Mesela Üstün, hikayesinin hiçbir yerinde belirtmemiş ama kocasıyla çıktıkları ölüm yolculuğunda ormanda yollarını kaybeden ve içecek bir damla su ararken kaybolan kocamış Huraye'yi o ölümsüzlük pınarının başına götürenin Dzızlan (Abhaz mitolojisinde tatlı sular tanrıçası) olduğunu ben o saat anladım (!).) Kocamış Hamate ve Huraye'nin hüzünlü başlayan hikayesi birden içinizde sevinç çiçekleri açtırıyor. Öyle ki, bir yerden öyküye dahil olup, kocamış Hamate ve Huraye'nin çaresizlik içinde kıvranan oğluna bildiğiniz her şeyi anlatıp kendisini teselli etmek geçiyor içinizden...
Daha bu ruh halinden çıkmadan bir sonraki öyküye, "Dağlının Borcu"na geçiyorsunuz ki tam bir duygu anaforunun içine düşüyorsunuz (İtiraf etmeliyim ki bu öykünün son kısmını okurken artık göz yaşlarımı tutamadım). Bu hikaye Kafkas kardeşliğini pekiştiren bir misyon da icra ediyor kendi içinde, bilemiyorum belki de bu yönü bana çok tesir etti. Kasbolet ve Küntoğgan'ın delikanlılığını okurken sizin de kanınız deli bir dönüşüme giriyor ve gençleştiğinizi hissediyorsunuz bir anda. Derken birden her şey tersine dönüyor; Hulusi Üstün sizi bu sevinç ortamından çıkarıp, tam tersi duyguların anaforuna sokuyor birden bire. Sanki önce göğe yükseltiyor ve uçuruyor; sonra hızla yere indiriyor ve "yüreğinizi avuçlarınızın içine" veriyor. Yani coşkunun zirvelerine çıkıp tam "ha marje" diye çığlık atacağınız an, birden üzerinize kara bulutlar boşalıyor ve iliklerinize kadar ıslanıp üşümeye başladığınızı hissediyorsunuz. Anlatması gerçekten zor, öyküyü içine girerek bir kere okumanız gerek.
Ve "Pşi Yinal" isimli hikayede mertliği, asaleti, Çerkesler'in davete icabetteki hassasiyetini, bilgeliği ve özgürlük aşkını tadıyor ve tanıyorsunuz.
Sonra bir uzun hikaye yer alıyor kitapta: "Eğrikapı'daki Ev".
Bir önceki kuşaktan delifişek bir Çerkes kabadayısı olan Kemal'in yaşamından alınan kesitler, sonraki kuşaktan gençlerin eski bir İstanbul evinin içinde yaşadığı ilginç olayların arasına serpiştirilerek anlatılıyor ve zevkle okuyorsunuz. Hikaye bittiğinde benim aklım zavallı Hikmet'te takılı kalıyor. Törelerimizde olmayan bir şekilde, eşine yeni bir eş bulmak zorunda kalan kadersiz hanım kahraman Hikmet'te.
Kitapta yer alan son öykü Hulusi'nin gençliğini geçirdiği ve bir süre de avukatlık yaptığı kasabada geçiyor ağırlıklı olarak; anlıyorsunuz ki bu gerçek bir hayat hikayesi. Müvekkili olduğu yaşlı bir Gürcü'nün başından geçenleri hikayeleştirmiş Hulusi Üstün "Sevda ve Su Çiçeği" başlıklı öyküsünde. Zampara ruhlu Şeref amcanın hikayelerini kızgınlıkla ama sıkılmadan okuyabiliyorsunuz.
...
Kitabı okumamın üzerinden bir hafta geçmesine rağmen kahramanları hala bütün sıcaklığı ile içimde. Hala dört dönüyor kafamın içinde kuyruğu yere paralel, uçarcasına koşan Çerkes atları.
Sevgili Hulusi, diline, yüreğine sağlık diyorum sana.
Ve tablo gibi vinyetleriyle hayal gücümüzü harekete geçiren Nart Tamzok, senin de ellerine, yüreğine sağlık. Böyle usta bir kaleme, böyle usta bir fırça yakışırdı ancak.
İkinize de candan teşekkürler.
***
Hulusi yakından tanıdığım bir arkadaş, bu yüzden duygusal yoğunluğunu iyi bilirim. Söylediklerini, her zaman o anki ruh halini gözlemleyerek anlamaya çalışırım kendimce. Çünkü, bilirim Hulusi'nin isyanlarını çok çabuk aşka dönüştürebileceğini ve bilirim aşklarını da aynı hızla nefrete dönüştürebileceğini. Onu sanatçı yapan da bu zaten, yaşadığı bu duygu yoğunluğu. Bir sinüs eğrisi gibi, bir kalp grafisi gibi sürekli iniş çıkışlarla dolu bir duygu alemine sahip Hulusi.
Bir başka pencereden, birikimleri penceresinden baktığımızda da, her şeyi kritik eden, kıpır kıpır, çok canlı, çok zengin bir iç dünyası olduğunu görürsünüz Hulusi Üstün'ün. Adiğe xabzeden İslam tasavvufuna; eski İstanbul kültüründen popüler kültüre, coğrafyadan tarihe, geleneksel mirastan modernizmin getirdiklerine... kadar bütün renkler ve tadlar mevcut Üstün'ün dağarcığında. Henüz 30 yaşını süren biri için bunlar gerçekten büyük zenginlik. Usta bir aşçı, aslında bir zehir olan tuzu yemeklere nasıl kafi miktar katarak eşsiz lezzetler oluşturuyorsa, Hulusi de genç yaşta edindiği bu birikimlerini bir aktar ustalığıyla kullanarak değişik dozajlarda harmanlayıp leziz öyküler halinde gönül sofralarımıza servis yapıyor.
Bize kalan ise sadece biraz zaman ayırmak.
Bu arada her yeni eserinde çıtayı biraz daha yükseğe kaldırdığını belirtmeliyiz Hulusi Üstün'ün. Bu da sevincimizi ve kendisinden beklentilerimizi artırıyor pek tabii olarak.
İnanıyorum ki O, yazdığı hikayelerle, yaşadığı ülkenin edebiyatında kendine önemli bir yer edinecek; ama seçtiği temaların kendisine verdiği o özgün kimlikle... İleride "Çerkeslerin Ömer Seyfettin'i"olarak anacaklar onu inanıyorum; yeter ki vaz geçmesin, yeter ki yılmasın, yeter ki kırılmasın, yeter ki tuttuğu rotada inatla devam etsin.
Ve en önemlisi yeter ki nefsine hiç kulak vermesin. Küçük nüfuslu, dağılmış, gelecek endişesi olan, çilekeş bir halkın değerlerine odaklanarak, onlar için yazmak her babayiğidin işi değil; hele ki o kişi yeteneklerinin farkındaysa. Gerçekten hikayelerinin temalarını başka kültürlerden seçip, öykülerinde başka coğrafyalara kanat açsa daha çok iltifat gören biri olabilirdi belki Hulusi Üstün. Ama O göğsünü bizim coğrafyamızın rüzgarına vererek Kaf Dağı'nın ardındaki ölümsüz zümrüdü anka kuşu olmayı seçti...
Ve bence en doğru olanı yaptı.
***
Son olarak, kendi ülkesinde geniş bir kesim tarafından günümüz Fransız edebiyatının en büyük yazarı olarak görülen ve tarihten intikal eden "söylence" ve "mitleri" ana tema yaparak güne uygun "gerçekçi" romanlar haline getiren Michel Tournier'in şu sözlerini kendisine ithaf etmek isterim:
"Ölmüş mite alegori denir... Yazarın görevi, mitlerin alegoriler haline gelmesini önlemektir."
...
Sana bereketli bir yazın hayatı diliyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum sevgili Hulusi.
***
Kitabı temin adresi: Akis Kitap, 0-212-243 62 36, www.akiskitap.com, akis@akiskitap.com
Erol Karayel
ekarayel@superonline.com

Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.