Arama

2 Kasım 1943
Karaçay Sürgünü Nasıl Gerçekleşti?
 
Karaçaylı Yazar Seyit Laypan’ın Gürge Kün (Salı Günü) Adlı Hatıratından Bölümler
 
Prof. Dr. Ufuk TAVKUL
 
İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla devam ettiği 1943-1944 yıllarında, Sovyetler Birliği’nin kendi vatandaşlarına uyguladığı sürgün ve soykırım hareketi bugün pek çok yönleriyle bilinmektedir. 2 Kasım 1943 tarihinde Kafkasya’dan Karaçaylıların sürülmeleriyle başlayan bu felaketler zinciri, 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşların ve Malkarlıların Kafkasya’dan tehciriyle devam etmiş, Mayıs ayında Kırım Tatarlarının ata yurtlarından sürülmeleriyle en korkunç boyutlarına ulaşmıştır. Perdeyi ise 1944 yılı sonlarında Gürcistan’ın Türkiye sınırlarında yaşamakta olan Ahıskalıların sürgünü kapatmıştır.
 
Ata yurtlarından Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüş olan bu halkların tehcir günlerine ait pek çok hatırat, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından beliren özgürlük ortamında yayımlanmış ve halen de yayımlanmaya devam etmektedir.
Karaçaylı yazar ve gazeteci Seyit Laypan’ın 1991 yılında Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkessk şehrinde yayımlanan Gürge Kün (Salı Günü) adlı romanı, yazarın on sekiz yaşında Üçköken vadisindeki köyünden ailesi ve bütün köy halkı ile birlikte sürgüne gönderilişinin ve sürgünde yaşadığı on dört yılın hikâyesidir. Seyit Laypan’ın bu eserinde sürgünün nasıl gerçekleştirildiğine dair önemli bilgiler ve pek çok kaynakta bulunmayan ayrıntılar yer almaktadır. Aşağıda yazarın, Karaçaylıların sürgüne gönderildiği 2 Kasım 1943 Salı günü dolayısıyla Gürge Kün (Salı Günü) adını verdiği eserinden bölümler yer almakta ve sürgünün karanlıkta kalan yönlerine ışık tutmaktadır.
Seyit Laypan’ın Gürge Kün Adlı Hatırat Romanından Bölümler:
“ 1943 yılı Ekim ayının ikisinde askerî birlikler köyümüze gelip, devlete ait bütün resmî binaları boşalttırıp, köy icra heyeti binasına, köy okuluna ve kolhoz idare binalarına yerleştiler. Bu binalara sığmayan askerler ise, ırmağın karşı tarafındaki düzlüğe çadırlarını kurdular.
İkinci Dünya Savaşı’nın en zor günleri geride kalmış, Stalingrad ve Kursk muharebeleri biteli birkaç ay olmuştu. Kızıl Ordu düşman askerlerini geriye püskürtmüş, yolda imha ederek kimi yerlerde bin kilometre kadar ilerlemişti. Artık Sovyetler Birliği’ne zafer kapılarının açıldığı bütün dünyaya ilân olunmuştu.
1942 yılında Alman işgalciler köyü zaptettiklerinde köyün okulu kapatılmıştı. İşgalcilerin topraklarımızdan kovuldukları 1943 yılının sonbaharında ise, pek öğretmen kalmamış olsa da, köyümüzdeki iki okulda da dersler yeniden başlamıştı. Kızıl Ordu’nun askerleri köyümüze gelince, okulların tekrar kapanması gerekti. Okulların öğrencileri derslerden kurtulup, hayvan sürülerini köyün çevresindeki otlaklarda akşama kadar otlatarak vakit geçirmeye başladılar.
Köyümüze yerleştirilen askerler için komutanları, “Stalingrad’ı kurtaran askerler bunlar. Bir ay burada dinlenip yeniden cepheye gidecekler.” şeklinde açıklama yaparak, tedirgin olan köy halkını yatıştırdı. Komutan ayrıca, askerlerin burada yalnızca dinlenmekle kalmayıp, köy halkının ihtiyacı olan işlerde, sözgelimi patates toplama, kuru ot yığma, mısır hasadı yapma, köprüleri, yolları onarma gibi işlerde de çalışarak köy halkına yardımcı olacaklarını bildirdi.
Basılır elni kulagı sangırav” (Baskına uğrayacak köyün kulağı sağırdır) atasözünde olduğu gibi, köy halkı askerlerin gelişinden kuşkuya düşse de, savaş zamanı böyle şeyler olur diyerek fazla üzerinde durmadı. Almanlarla işbirliği yapanlar ise, Sovyet askerlerinin gelişini de beklemeden, işgalcilerle birlikte ülkeyi terk ettiler. Bunların bazıları da Almanlarla birlikte kaçmayıp, ıssız dağ köşelerine gizlenip ortadan kayboldular.
Bir ay süreyle dinlenmek üzere diyerek köyümüze yerleşen askerlerin bazıları yerlerine yerleştikten sonra, halkla samimiyet kurmak ve tanışmak amacıyla evleri ziyaret etmeye başladılar. Kendilerinin Sovyet ordusunun propagandacıları olduklarını söyleyen bu askerler, halka cephelerde devam eden savaşlar ve devletteki gelişmeler hakkında haberler verdiklerini ifade ediyorlardı.
Haftada iki-üç kere evleri dolaşan bu askerler yeni yeni haberler getiriyorlar, bu arada evin hanımının misafirler için hazırladığı yemekleri de itirazları olmadan silip süpürüyorlardı. Bu arada sohbet etmek bahanesiyle, evde kimlerin yaşadıklarını, nerede çalıştıklarını, bugün nerede olduklarını, yarın nereye gideceklerini sorup, herkesle tanışıyorlardı. Evleri dolaşan bu askerler her zaman askerî giyimleriyle gelmiyorlardı. Bir geldiklerinde asker pantolonlarının üzerine sivil bir gömlek giyiyorlar, bazen de sivil bir pantolonun üzerine asker gömleği giyiyorlardı. Fakat her defasında ayaklarında pırıl pırıl parlayan çizmeleri oluyordu.
Bizim evimize de kırk yaşlarında bir Rus askeri geliyordu. Kendi adı mı yoksa takma adı mıydı bilmiyorum, adı Pavel idi. Her gelişinde annem ona sofra hazırlıyor, yemek ikram ediyordu. Pavel yemeğini yavaşça, terbiyeli bir biçimde yiyor, mendiliyle ağzını, ellerini silip teşekkür ediyor, sonra da bize yeni gelişmeler hakkında bilgi veriyordu. Annem Rusça anlamıyordu. Babam ve küçük kardeşlerim ise dağdaki ağılımızda idiler. Bu yüzden evde Pavelle sohbet edebilecek tek kişi bendim.
Bir keresinde babam ağıldan eve döndüğünde, yarı askerî yarı sivil giyimler giyerek evleri dolaşan bu askerlerin saçlarını başlarını tarayıp, çizmelerini parlattıklarını görüp, “Bunlar kendilerini sıradan asker gibi göstermeye çalışıyorlar ama bence bunlar üst rütbeli subaylar.”-dedi. Babamın neden bunları söylediği o sıralar pek dikkatimizi çekmedi. Ama sürgün günü, önceden tanıdığımız “propagandacı askerlerin” hepsinin pırıl pırıl subay kıyafetleri içinde emirler verip, askerleri üzerimize koşturduklarını gördüğümde babamın önsezilerine hayret ettim.
Köyümüze yerleştirilen askerlerin büyük çoğunluğu esmer, çekik gözlü adamlardı. Orta Asya’daki cumhuriyetlerden oldukları söyleniyordu. Ama onlardan hiç biri evleri dolaşıp bilgi verenlerden değildi.
Köylere yerleşen askerler halkın günlük işlerine karışmadılar, engel olmadılar. Kış yaklaşıyordu, herkes evinde-avlusunda işleriyle uğraşıp kışa hazırlanıyordu. Yetişen patates ve mısırlarımızı topluyorduk, hayvan barınaklarının, ahırların yıkılan yerlerini onarıyorduk, ormandan odun taşıyorduk. Köydeki okullar kapatıldığı için, çocuklar köyün etrafındaki yamaçlarda, tepelerde hayvan gütme fırsatını bulmuşlardı. Her sabah, koyun, sığır sürülerini önlerine katıp köyün dışına çıkıyorlar, hem çocuk oyunları oynuyorlar hem de hayvanları güdüp dönüyorlardı. Çocukların bazıları ise büyüklerinin veya dedelerinin yanlarına, köyden uzaktaki kolhoz çiftliklerine çalışmaya gitmişlerdi. Benim de dört küçük kardeşim, Üçköken vadisine açılan Ullu Çırak kanyonundaki hayvan ağılında idiler. Babamı sakatlığı yüzünden askere almadıkları için, kardeşlerimle birlikte o kolhoz çiftliğini idare ediyordu. Ben de üç okul arkadaşımla birlikte kolhozun at sürüsünü güdüyordum. Üç odalı evimiz on bir kişilik ailemize dar geldiği için, babam eve yeni bir oda inşa etmeye çalışıyordu. Haftada bir gün ağıldaki kardeşlerimin yanında kalıyor, onların yemeklerini hazırlıyor, çarıklarını yamıyor, onların elinden gelmeyecek işlerini halledip köye dönüyordu.
Köyde cepheye gitmeye elverişli bütün erkekler savaşa gönderilmişti. 1941 yılının Temmuz ayından 1942 yılının Temmuz-Ağustos aylarına kadar köyden savaşa giden bütün erkekler öldüler. Cepheye gönderilme sırası bize -yetişmekte olan genç nesle- geldi. Askerlik şubesinden kağıtlarımız geldi ve iki-üç ay içinde askere gideceğimiz bildirildi. 1943 yılının Nisan ayında bizi askerî yürüyüşe, tüfek tutma eğitimlerine başlattılar. Atlarımızı, koşum takımlarımızı, yamçılarımızı-başlıklarımızı, giyimlerimizi hazırladık. Artık savaşa gitme sırası bize geliyor diye beklerken, Mayıs ayında Karaçaylılardan asker alınması durduruldu haberi yayıldı. Kısa süre sonra da Karaçay’dan Sovyet ordusuna alınan askerlerin eğitimleri durduruldu. Bunun ne anlama geldiğini “Balık tavaya düşünce aklı başına gelir” atasözümüzdeki gibi geç anladık.
Sovyet ordusuna komşu Kafkas milletlerinden hâlâ asker alınmaya devam ederken, Karaçaylılardan niçin asker alınmadığını merak ediyorduk. Savaşın en kanlı iki yılında bizimkiler de diğer halklarla birlikte savaşıp, düşmanın önünde ölülerinden duvarlar oluştururken, zafer yolunun açıldığı, düşmanın geri püskürtülmeye başlandığı, kahramanlık madalyalarının dağıtılacağı zamanda neden bir kenara atılmışlardı? Komşu halkların gençleri askere, cepheye uğurlanırken, bizimkilerin geri çekilmesinin aslında bir halkın top yekûn imhasının ön hazırlıkları olduğunu anlayamamıştık.
Ekim ayının ortalarında Narsana (Kislovodsk) şehrinden köyümüze gelen bir Rus kadın, Narsana yük istasyonunda tren katarlarının toplandığını, hayvan vagonlarının pencerelerinin kapatıldığını, bu işler bittiğinde Karaçaylıların top yekûn onlara yüklenip Sibirya’ya sürülecekleri haberlerinin yayıldığını anlattı. Bu acayip haberi duymakla birlikte ona inanasım gelmedi. Bütün Karaçay halkını hayvan vagonlarına doldurup bilinmedik yerlere sürgüne göndermek ne anlama geliyordu? Böyle bir düşünce kimin aklına gelebilirdi?
Ekim ayının sonlarına doğru kolhozun yöneticisi, gütmekte olduğum at sürüsünü ayın sonuna kadar köye getirmemi istedi. Ben henüz otlakların yeterli olduğunu, kış soğukları düşene kadar at sürüsünü otlatabileceğimi söylesem de, o hayvanlara aşı yapılacağını bahane ederek, at sürüsünü köye indirmemi bildirdi.
Bu arada, askerî propagandacılar evleri ziyaret etmeye devam ediyorlardı. Geleni, gideni, evden ayrılanları sorup, ellerindeki listelere kaydediyorlardı. Daha sonra da cephelerde devam eden savaştan, dünyadaki gelişmelerden haber veriyorlardı. İçlerinde bazıları da sokaklarda, bahçe kenarlarında gözleriyle bir şeyleri ölçüp, ellerindeki kağıtlara çeşitli planlar çiziyorlardı. Irmağın karşı kıyısındaki çadırlarda kalan askerler de, her sabah eğitim yapıyorlar, saf tutup yürüyüşe geçiyorlar, marşlar söylüyorlardı.
Ekim ayının son günlerinde ben at sürüsünü otlaktan indirip, köyün biraz yukarısındaki Şaharhan denilen kışlağa yaydım. Bu sırada askerlerden bazıları yanlarına kılavuzlar alarak köy çevresindeki dağlarda kurulmuş olan hayvan çiftliklerine-ağıllara gidip, yerlerini tespit ediyorlardı. Bunun sebebini de şöyle açıklıyorlardı: Almanlar bölgeyi işgal ettikleri günlerde bütün hayvan çiftliklerine hastalık yayacak mikroplar serpmişlerdi. Bu mikroplar bir yıl içinde büyük salgına yol açacak ve o zamana kadar kimsenin görmediği türden hastalıkları taşıyan mikroplardı. O sebeple, hayvan çiftliklerindeki bütün hayvanların aşılanması gerekiyordu. Amerika’dan alınan bu aşı çok gizliydi ve yalnızca Kızıl Ordu’daki yetkili askerler kullanabiliyorlardı. Bu yüzden, aşının o askerler tarafından yapılması gerekiyordu. Kasım ayının başında bu yetkili askerlerin Karaçay’a gelmesi gerekiyordu. O zamana kadar dağlardaki bütün hayvan çiftliklerinin boşaltılması ve hayvan sürülerinin köylere indirilmesi şarttı.
Askerler bu bahaneyle civar dağlarda hiçbir Karaçaylının kalmamasını ve bütün hayvan sürülerinin de köylere indirilmesini amaçlıyorlardı. Bu arada bütün hayvan çiftliklerinin yerleri harita üzerine işlenmişti. Ancak Ullu Çırak kanyonunda kardeşlerimin kaldıkları çiftlik gözlerinden kaçmıştı.
Ekim ayının son günü Pazar günüydü. Dağdaki ağıldan köye gelmesi gereken on yaşındaki en küçük kardeşim Ramazan’ı merak edip sokağa aramaya çıkmıştım. Sokağın yukarı tarafına yaklaşırken sol ayağından topallayarak yürüyen bir adama rastladım. Tanıdığı bir atlı ile konuşuyordu. Ramazan’ı sormak amacıyla yanlarına yaklaştım. Kan-ter içinde kalmış olan adam endişeli gözlerle bize bakarak: - “İşim icabı Narsana’ya (Kislovodsk’a) gitmiştim. Bu gece orada arkadaşlarımın yanında kalacağıma, gördüklerimden korkup çıkıp geldim. Şehre sığmayacak kadar çok yük kamyonları yığıldı. Bütün sokakları, caddeleri kapladılar. Amerikan kamyonları diyorlar. Sokaklarda bir biri peşi sıra dizildiler. Neyi bekliyorlarsa da, vallahi onlar iyilik için gelmediler. Yüreğime korku düşüp, işimi de unutup kaçıp geldim.” – dedi. Biz hayretler içinde kaldık.
O gün köydeki askerler de küçük gruplara ayrılarak, beşer-altışar kişi olup, başlarında birer komutanları ile daha önceden belirledikleri hedeflere, dağlardaki çiftliklere ve ağıllara hareket ettiler. Ben de arkadaşımla birlikte, Şaharhan kışlağında gütmekte olduğumuz at sürüsünün yanına gidip, akşamüzeri atları saydık ve hayvanları otlağa sürüp, atlarımızdan indik. Bir ot yığınının kuytusuna sinip, gecenin karanlığında sohbet etmeye başladık. Şaharhan tepesinden baktığında, Narsana (Kislovodsk) şehri, Caga, Kızıl Kurgan, Üçköken, Rimgorka, Pervomayskiy, Tereze köyleri görünüyorlardı. Kapkaranlık bir geceydi. Ay yoktu. İlker yıldızı iyice yükselmiş, Çolpan yıldızı yeni doğmuştu. Şafağın sökmesine az kalmıştı, tan yeri ağarmaya başlıyordu. Soğuktan uykum açılmış, uyumakta zorlanıyordum. Ot yığınının yanına sokulmuş, köylere doğru bakarak, kendi düşüncelerime dalmış oturuyordum. Birden bire, köylerin bulunduğu yerlerden gök yüzüne kırmızı ışıklar saçan roketler yükselmeye başladı. Hemen arkasından patlama sesleri geldi. Roketler gök yüzünde patlayıp ışıklar saçarak yere düştüler. O zamanlar saat bulunmadığından, kolumuzda saatimiz yoktu. Sonradan düşündüğümde, roketlerin sabah saat altıda atıldıklarını anlıyorum. O sırada Narsana (Kislovodsk) şehrinden farları yanan kamyonların, grayder yolunu takip ederek vadinin yukarısına doğru dizilip geldiklerini gördüm. Yanımdaki arkadaşım da roketlerin patlama seslerine uyanmış bakınıyordu.
Narsana (Kislovodsk) şehrinden çıkan kamyonların dizilip geldiklerini ve köylere dağıldıklarını görebiliyorduk. Bir kısmı Tereze köyünden Kızıl-Pokun ve Lov Kabak köyleri istikametine doğru yöneldiler.
Şafak söktü. At sürüsünü toplayıp saydık. Beş atın olmadığını gördük. İnşallah kurtlar parçalamamıştır diyerek atlarımıza binip aramaya çıktık. Güneş doğarken beşini de vadinin içinde bulup, alıp geldim. Tepeden baktığımızda, her sabah köylerden otlaklara çıkan hayvan sürülerinin çıkmadığını fark ettik. Köylerden dışarıya atlı, arabalı, yaya hiç kimsenin çıkmadığı da dikkatimizi çekti. Köylerde ise bir telaş ve kargaşanın olduğu anlaşılıyordu. Bu durum bizi endişelendirdi. Tam o sırada arkadaşım kamçısının ucuyla kolhozun patates tarlasını gösterdi. Gerçekten de orada bir adam, başından kalpağını çıkarmış, tıraşlanmış başı güneşte parlayarak patates topluyordu. Onu öyle görünce rahatladık, atlarımızdan inip ısıtan güneşin altında oturduk.
Kamyonların köyde tozu dumana katarak dolaştıklarını görüyordum. Köylerden dışarı ise ne bir insanın, ne de bir hayvanın çıktığı görülüyordu. Atıma köstek takmaya hazırlanırken, yüreğimi bir sıkıntı kapladı. Arkadaşıma köye gidip ne olup bittiğini öğrenelim dedim. O da benin bunu söylememi bekliyormuşçasına, hiçbir şey söylemeden atının kayışlarını sıkılaştırmaya başladı. İkimizde atlarımıza atladığımız gibi, aşağıya doğru uçup gittik.
Köylerin dışında, gözümüzün aldığı yerlerde bizden başka hareket halinde hiçbir canlı yoktu. Köyün yukarı tarafından atlarımızı dört nala kaldırmış, rüzgâr kulaklarımızda uğuldayarak gelirken, makineli tüfekli dört asker, hendekte saklandıkları yerden önümüze fırlayıp “Durun” diye emrettiler. Durduk. Soluk soluğa geldiler, hiçbir şey sormadan, dizginlerden tutup “İnin” diye emir verdiler. İndik. Atları elimizden aldılar ve nereden geldiğimizi sordular. At çobanı olduğumuzu ve atları otlatmaktan geldiğimizi söyledik. Ellerimizi havaya kaldırtıp, üzerimizi aradılar. Taşıdığımız bıçaklara el koydular. Komutanları “Düşün önümüze” dedi. İkisi atları çekip peşimizden gelirken, diğer ikisi orada kaldılar. Ben, ne olduğunu sorsam da, o “Yürü, daha sonra öğrenirsin” diyerek sesini yükseltti. Köylerden dışarı niçin hiç kimsenin çıkamadığını böylece anladık. İkimizi de köy mezarlığının yanına kadar götürdüler. –Birbirinizden on beş adım ayrılıp duvarın yanında dikilin.- dediler. Daha sonra bir subay gelip evlerimizin yerini sordu, gösterdik. Bana soran subay benim atıma bindi, bir diğeri de arkadaşımın atına yerleşti. İkisi de evlerimize doğru gittiler. Biraz sonra dönüp geldiler. Benim atımdaki, “Düş önüme” diye başıyla gösterdi ve peşimden gelmeye başladı. Arkadaşım da diğer subayla birlikte kendi evine doğru yöneldi.
O at üzerinde, ben yaya, sokaktan aşağıya doğru inmeye başladık. Evlerin avlularına bir göz attım. Herkes eşyalarını çıkarıp, onları denk haline getirip bağlamakla meşgul. Konuşan hiç kimse yok. Herkesi büyük bir keder ve hüzün kaplamış. Gidecekleri yeri bilmeden bir telaş içindeler. Her ev, her aile kendi telaşı içinde. Her avluda silâhlı bir asker dikilmiş, gözünü ayırmadan insanların toplanmalarını izliyor.
Böylece, siyah atıma binmiş tabancalı Rus subayı, beni önünde sürerek evimizin avlusuna getirdi. Avluda, omuzlarında rütbeleri ışıldayan üniforması, yıldızlı şapkası ve parlayan subay çizmeleri ile Pavel karşıladı. Onu o kıyafet içinde görünce birden tanıyamayıp tereddüt ettim. Hayretle yüzüne baktım ve eskisi gibi gülümseyeceğini umdum. Ama o gülümsemedi.
Soğuk bir ifadeyle Pavel bana, devlet komitesinin kararıyla Karaçaylıların sürgüne gönderileceklerini, aile fertleriyle birlikte toplanma merkezinde hazır olmamı emretti. Tüfekli, esmer benizli, uzunca boylu, zayıf Asyalı bir asker avlunun bir köşesinde duvarı yanında dikilip, gözcülük yapıyordu. Evde dört küçük çocuk vardı. En küçük kardeşim henüz beşikteydi. Dört küçük kardeşim de neredeyse çıplaktılar. Üzerlerine giyecek, sabah ayazında avluya donmadan çıkacakları bir şeyleri yoktu. Daha ben avluya girer girmez annem, diğer dört kardeşimin her şeyden habersiz dağdaki ağılda kaldıklarını söyledi. Durumu Pavel’e izah ettim. “Siz endişelenmeyin, onları da getirirler.” dedi.
Annem ağılda kalan dört oğlunun kaygısı içindeyken, evdeki dört küçük çocuğa da soğuktan korunmaları için dikiş makinesinde pantolon, gömlek dikme telaşı içine düştü. Rus subayı onun bu telaşına bir anlam verememiş gibi kaşlarını çatıp, dönüp avludan çıkıp gitti. Onun yüzünde, içinde bulunduğumuz duruma üzüldüğüne dair en küçük bir işaret bile göremedim. Bu sırada babam da eşyaları toplayıp denk haline getirmekle meşguldü.
İkimiz birlikte eşyaları toplamaya başladık. Ancak eşyalarımızı koyabilecek hiçbir şey bulamıyorduk. Bunun üzerine yataklarımızın, yastıklarımızın içlerindeki kuş tüylerini atıp, dışlarına eşyalarımızı doldurmaya başladık. Köyde herkes bizim gibi eşya koymak için yataklarını ve yastıklarını boşaltıyordu. Köyün üst tarafı rüzgârın savurduğu kuş tüyleriyle doldu.
Birbiri ardına dokuz çocuk doğurup, onları büyüten zavallı annem, kısa süre içinde iki küçük çocuğa giyim dikip giydirdi. Bu sırada Pavel diğer komşu avluları kontrol edip, tekrar bizim avluya girdiğinde annem, “Çocuklarım vadideki ağılda kaldılar.” diye, eliyle vadiyi gösterdi. Pavel ona aldırmadan eve girip, benim kitaplıktaki kitaplarımdan kendi işine yarayanları toplamaya başladı.
Babam etini yanımızda götürmek üzere avluda bir koçu keserken, silâhlı bir asker küçük kardeşim Ramazan’ı avlumuza getirip bıraktı. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü kirden tozdan tanınmaz hale gelmiş Ramazan, avluda hıçkırıklara boğuldu. Diğer üç kardeşim ise dağdaki ağılda kalmışlardı.
Biz henüz eşya toplama işini bitirmemişken, Pavel “Tamam, haydi eşyalarınızı oraya taşıyın” diyerek, önceki gün askerlerin planlarına işaretledikleri yeri gösterdi. Evimizden üç-dört yüz metre uzaklıktaki yere eşyalarımızı taşımaya başladık. Bütün köy halkı da yavaş yavaş oraya toplandı. Eşyaları taşımak için ne at arabası, ne öküz arabası, ne eşek hiçbir şey yok. Taşıyabildiğimizi sırtımızda oraya taşıdık. Sandığı babamla ben iki ucundan tutup götürdük. Annem de en küçüğümüzü koynuna alıp, diğer üçünü de civcivler gibi peşine dizip geldi. Bütün ömrümüzü geçireceğimizi zannettiğimiz yurdumuzdan, süngü zoruyla ayrılıp, belirsiz bir yola düştük. Koskoca bir halk, kapılarını pencerelerini kapatacak kimse kalmadan, eski yurdundan bir gün içinde sökülüp atıldı. Nereye gidiyoruz? Kafkasya’daki yurdumuzdan ebediyen mi ayrılıyoruz? Anasının koynundan ayrılmamış çocuk da, belini doğrultamayan yaşlı da kime kötülük etti de bu günü yaşadı? “Salı günü yola çıkma”, “Salı günü yolcu olma” diye atasözlerimiz var. Bugün Salı günü, bizi Salı günü yurdumuzdan kopardılar.
Bütün köy halkı, hepimiz önceden belirlenen yerde toplandık. Her aile kendi eşyalarını bir araya getirdi. Devlet komitesinin sürgün kararında her aile bireyinin yüz kilogram eşya götürme hakkının olduğu, ancak bir ailenin en fazla beş yüz kilogram eşya götürebileceği belirtilmiş. Ailenin mal varlığı bu miktarı doldurmaya yetmediğinde, komşularının, akrabalarının kendi eşyalarından vererek bu miktarı doldurmalarına da izin verilmiş.
Bazı subaylar diğerlerinden merhametli çıktılar ve insanlık örneği davranışlarda bulundular. Mesela fakir ailelerin eşyalarını yetersiz gören bazı subaylar, o insanları yanlarına birer asker vererek henüz içinde çok eşya olan evlere gönderip, ihtiyaçları kadar eşya toplamalarına izin verdiler. Ancak bir başkasının malını koltuğunun altına alıp gitme âdetinin bulunmadığı bir toplumda, hiç kimse bir başkasının evinden eşya almaya tenezzül etmedi.
Altı tekerlekli Amerikan malı kamyonlar, sabahtan beri köyümüzün aşağı mahallesinden insanları Narsana (Kislovodsk) şehrinin istasyonuna taşıyordu. Henüz sıra bize gelmemişti. Dün sabahtan beri el-yüz yıkamamıştık. Yük taşımaktan, denk hazırlamaktan terleyip, yüzümüz gözümüz toz toprak içinde kalmıştı. Burun deliklerimiz kararmış, gözlerimizin kenarları siyah çapaklarla dolmuştu. Dudaklarımız kurumuş, yarılmaya başlamıştı.
İkinci gün şafak sökerken tekerleklerin üzerine konma sırası bize gelmişti. Oturmaya, dinlenmeye fırsat yoktu. Askerlerin acele ettirmesiyle, eşyalarımızı hemen kamyona yükledik. Birbirimize yardım ederek kamyona bindik. yanımıza iki tüfekli asker de oturdu. Kamyon gürüldeyerek sokağın aşağısına doğru yöneldi. Kadınlar “Aman kün kellik!” (Kötü gün gelesice!) diyerek kamyona beddua ettiler. Kamyon bizi Narsana şehrinin demir yolu yük istasyonuna getirip indirdi. İstasyon kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar, yükler, eşyalarla doluydu. Hayvan vagonlarının kapıları ardına kadar açılmış, istasyon boyunca dizilmişlerdi. Hepsi tıklım tıklım doldurulmuşlardı. Vagonlarda eşyalar ve insanlar üst üsteydi. Küçük Karaçay Rayonu’nun köylerinde yaşayan bizleri Narsana (Kislovodsk) şehrinin tren istasyonundan vagonlara yüklemişlerdi. Karaçay eyaletinin diğer bölgelerinde Kuban, Teberdi, Mara, Morh, Cögetey vadilerinde, Zelençuk ilçesinde yaşayan Karaçaylıları ise Çerkessk ve Cögetey-Ayagı arasındaki demir yolu istasyonlarında toplayıp sürgüne oradan göndermişlerdi.
Vagona yüklenme sırası bize hemen gelmedi. Vagonlarla aramızda epeyce bir mesafe vardı ve aramız insanlar ve eşyalarla doluydu. İstasyonda sürgüne gönderilmeyi bekleyen bütün Karaçaylıların yüzleri gözleri taş kömürünün siyah tozuyla kap kara olmuştu. Nihayet sıra bize geldi ve bir vagona eşyalarımızı koyup yerleştik. Vagonun ortasında döküm bir soba, yanında da birkaç odun parçası vardı. Köşede tuvalet amacıyla kullanmak üzere bir kova konulmuştu.
Tren katarı şafak sökerken, bizim için sonu belirsiz uzun bir yola koyuldu. Sürgünün ilk günlerinde hava açıktı. Kasımın dördünden sonra gökyüzü kararıp, ağır kara bulutlar havanın bozacağı işaretini verdiler. 1943 yılının Kasım ayının ikinci, üçüncü,dördüncü günlerinde, nüfusu o zamanlar 80.000 kişiden fazla olan Karaçay halkı zorla hayvan vagonlarına doldurulup, binlerce yıllık yurtlarından koparılıp, bilinmedik bir yere doğru yola çıkarıldılar.
Yetmişten fazla tren katarına doldurulan Karaçaylılar on sekiz gün süren bir yolculuktan sonra Kazakistan ile Kırgızistan’ın Sır-Derya, Kızıltav, Arıs, Badam, Çimkent, Mankent, Cambul, Lugovaya, Merke, Çaldovar, Karabalta, Belovodskaya, Sukuluk, Pişpek, Kant, İvanovka, Tokmak Temir istasyonlarında indirildiler. Perişan durumdaki sürgünler buralarda çeşitli Kazak, Kırgız, Özbek ve Rus köylerine ve kolhozlara dağıtıldılar.”
***
Kaynak:
Laypanlanı Seyit. Gürge Kün. Suratlav-Publitsika Roman.-Stavropol Kitab Basmanı Karaçay-Çerkes Bölümü.-Çerkessk, 1991.

Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.