Arama

ÇERKES MES’ELESİ HAKKINDA TÜRK VİCDAN-I UMUMÎSİNE VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NE ARÎZÂ

Mehmed Fetgerey ŞOENU
(M. Fethgerey Schaenu)
Transkripsiyon:
Muhammed Safi

 Halide Edip Hanıımefendi’ye:

Bu arizacık, ihtilâl günlerinden birinde, ihtiyat Zabiti Peyâmi’ nin kalbini «İyilik ve Muhabbetle» dolduran «Yeşil Balkondaki Beyaz Efsâne Kadın»la «Kırmızı topraklı yolda giden zarif ve ürkek hayalsin mesâibine ağlayan bir kaç sahifeden ibarettir. Ruhunuzun öz evlâdı, o sabık Hariciye Kâtibinin «Güzel kardeşlerimiz» demekten haz duyduğu Çerkezlerin şimdi virane olan «evleri masal evlerine benzeyen» hülyâlı köylerin sahiplerinin «Şimalî Kafkas’ın kartal tepeleri üstünde» kuracakları vatanları için akıtmasını kendine va’dettiği temiz ve asil Türk kanına ithaf etmek istiyorum. Bu hıçkırıkları bilmem o şerefle taçlanmaya lâyık bulacak mısınız?..

Mehmet Fetgerey ŞOENU
22 Ağustos 1923

Çerkes Meselesi Hakkında Türk Vicdân-I Umûmisine
Ve Türkiye Büyük Millet Meclîsine Ariza

İşitiyoruz ki, Çerkesler tehcir ve taktil (öldürülüyor) ediliyormuş. Hânümânları söndürülüyor. Köyleri, mal ve menâlleri «emvâl-ı metruke» ye devrolunuyormuş. Bu şom nakaratın medlulleri pek feci şeylerdir. İnsanın ruhunda şimşekler çakan boralar koparmak için kâfi gelecek baştan çıkarıcı muharriklerdir.

Lâkin yalnız bu kadar değil, daha var: Denizden çıkarılan balıklar gibi, meskensiz, mevâsız, hayat vesâitinden mahrum kalan bu zavallıların erkekleri derelere, kaya diplerine gömülüyor, kız ve kadınları ise Türk köylerine, Türk köylülerine taksim ve tevzi’ olunuyormuş. Bunlar namütenahi bir vüs’atle genişleyebilen bir sürü (miş)lerdir ki her biri keyfiyet itibariyle yüce bir dağın başından kopan bir kaya parçasının aşağıya ininceye kadar aldığı müthiş bir çığ manzarasını pek andıran bir mâhiyet arz ediyor. Ve tıpkı o çığlar gibi yollarına düşen en mukavim bünyeleri bile sürükleyip götürecek kabiliyetler gösteriyorlar…

Haddizatında bunların hepsi belki birer hiçtir. Fakat görünen bir şey var ki; o da bu (miş)lerden herbirinin ehemmiyetli veya ehemmiyetsiz bir vâkı’a-ya istinâd etmiş bulunmasıdır. Bu vâkı’aların, bu hâdiselerin yalanını hakikisinden, eğrisini doğrusundan tefrik edebilmek, şimdi içinde yaşadığımız gayya kuyusunda ancak (Hüddâm)’a mürâca’ata vabeste kalıyor.

Ve esasen kütleler, cemâatler hiç bir zaman böyle tedkîkî ve tahlilî düşünmek kabiliyetini gösteremezler. Onlar, tahlil yerine terkip ederler. Tefekkür yerine sâdece hissederler. Bütün kuvvetlerini bu hislerden aldıkları için onlara vüsat verirler ve çarçabuk mağlub olarak sevk edecekleri yollara gitmekten başka bir şeye muktedir olamazlar.

Zaten, ortada güneş gibi parlayan bir hakikat var. Bu hâdiseler, hatta şâyi’alar ister sahih, ister de ercûfe olsun, devrin yaşattığı buhranlar dolayısıyla te’sirleri bir ve bî-âmân oluyor. Her (miş) memleketin ummân-ı ruhuna düştüğü zaman tıpkı bir gölün sathına düşen bir taş parçasının gölün sathında çizdiği namütenahi büyüyen dâirelere benziyor ki sükût noktasında ancak küçük bir yuvarlak olan ihtizaz yüzlerle metre uzakta, yüzlerle metrelik katrelere mâlik olacak kadar cesamet kesbediyor ve böylece en ufak hâdiseler en büyültücü adeselerle yüz defa bin defa büyüdükten sonra nâs beynine şayi’ oluyor…

Bu sayfaların halk üzerindeki tesirlerinin ehven ve ehemmiyetsiz olduğuna inanmak pek fazla safdillik olur. Öyle görünüyor ki aks-i tesirler pek kat’î, pek müdhiş oluyor. Türk Çerkes’e, Çerkes Türk’e karşı emniyet edemez bir hâle giriyor. Ve bu, günden güne kat’iyyet kesbediyor..

Görüneni olduğu gibi gören hiç bir kimse inkâr edemez ki, bu iyilik alâmeti değildir. Bir vatanda, bir bayrak altında ve bir nâm ile aynı gaye ve maksad için yaşayacak insanlara bir sa’âdet va’d edemez. Bilâkis, buna ma’rûz kalan millete her ma’nâsıyla tali’siz denir. O milletin sesi kirişleri gevşek ve kopuk bir çalgının çıkaracağı ahenksiz ve baş döndürücü curcunadan farklı olamaz…

İşte, arz ettiğimiz (miş)’ler şimdi Türkiye’yi bu hâle doğru sürüklüyorlar. Bunların en fazla ma’nâ ve kıymetleri: Bulanık suda balık avlamak isteyen ihtirâsâtın oltalarını ağırlaştırıp zenginleştirmekten, bi’n-netice avcıların yüzünü güldürmekten başka bir şey değildir. Bu ihtirasların cidaline sahne olan bedbahtlar ise, Türk veya Çerkes, dünkü güzel vatanın bugünkü harabelerinde birer kara diken gibi batıcı ve yırtıcı oluyorlar… Halbuki bu memleket bundan böyle sükun ve huzura, âsâyiş ve âmizişe pek, pek muhtaçtır…

***

Evet, biliyorum, gözümle görüyor, kulağımla işitiyor gibi hissediyorum ki, şimdi beni de töhmetlendirmek için (nâkes Çerkes!) demeye istical eden birçok dudaklar titreşiyorlar… Zararı yok, onlar bana istediklerini desinler, fakat ben hak diyebildiklerimi söylemekten çekinmeyeceğim ve (hâin sıfatının) Çerkeslere terdif edilmesindeki saikı anladığım gibi anlatmaya çalışacağım:

Diyorlar ki; Türkiye Türklerindir. Türk ta’birinin delâleti ise bir ırk ifâdesinden çok ziyâde medid bir musâlebe mahsûlünün alemidir. Bu musâlebe bilhassa Orta-asya ve Kafkas ırklarının ihtilâtât-ı kadime ve medidesi neticesidir. Şu halde ise Türk demek, istep-lerin çekik gözlü, çıkık yanaklı, seyrek sakallı, yerden yapılı çobanı demek değildir. Belki onlardan fersahlarla ayrılmış, daha ziyâde Avrupalılaşmış bir mevcudiyettir. Anadolu bu musâlebenin canlı bir numûnesidir.

Şimdi artık bu Türklerin bir Mîsâk-ı Millîleri vardır: O ahdin çizdiği hudûdlar dâhilinde yaşayan unsurların hepsinin yalnız Türk ünvân-ı umumîsi altında kaynamaları sûret-i mutlakada elzemdir… Avrupa denilen meşher-i akvam ve milelde Türklerden başka böyle bukalemun! bir manzara-i milliye arz eden, daha doğrusu henüz bir câmi’a-i milliye te’sis edememiş, hâlen mu’âsır düsturlardan pek geride ve uzakta kalan bir cami’a-i diniyye bünyesinde meze olup gitmek revhiyetinde kalmış başka bir millet daha yoktur… ilâ âhirihi…

Biz, bütün imanımızla, bütün mevcudiyetimizle bunlara (Amenna) diyoruz. Lâkin bunu itmam eden; «Çerkesler hâindir. Çünkü Türkiye’nin Türklere âid olduğunu kabulde ta’allül ediyor ve Türklüğü yıkan Osmanlı istibdâdıyla beraber bulunuyorlar…» işâ’atını hiç bir suretle nefsü’l-emre muvafık bulmuyoruz. Bu bize bir kaç sene evvel Ziya Gökalp Bey’in neşrettiği; «…Bir mefkurenin kuvvetlenmesi için iki hissin yardımına ihtiyaç vardır. Bunlardan birisi (Millî muhabbet) ‘dir ki millî mefharetlerle halk an’anelerinden doğar. İkincisi (Millî kin)’dir ki herhangi bir istibdada karşı gayz ve adavet uyandırmakla hâsıl olur.» fıkrasının ikinci kısmındaki hakikati ihtar ediyor.

Fakat çok teessüf olunur ki Türk millî mefkuresinin kuvvetlenmesi, teessüs ve te’yidi için ona rehber olacak (millî kin) yanlış bir istikametle Çerkesleri ihata etmiş bulunuyor ve zannolunuyor ki, Çerkesler saltanat-ı şahsiyyenin müeyyididirler. Bu zihniyetle Osmanlı Saltanatının istibdadına teveccüh eden kinden Çerkeslerin de hissedar olmaları tabii görülüyor. Bu yanlıştır ve günâhtır. Çerkesler ne saltanatçıdırlar, ne de millî Türk mefkûreciliğinin düşmanıdırlar.

Çerkeslerin böyle tanınmalarının sebeb ve sâiki acaba nedir?..

Geçen badirede bunların bir avuçluk bir kısmının kendilerinden on defa, yüz defa daha fazla Türk ve gayr-i Çerkesle beraber padişahlık, daha doğrusu İstanbul Hükümeti hesabına hareket etmiş olmaları mıdır? Bu ise o hareketin sebeb ve sâikleri düşünülen bu şeyler değildir. Ve bizim kanaatimizce o sâikler, sebebler Çerkeslerin Türkiye’yi Türklerin olarak tanımayıp pâdişâhların diye i’tikad ettiklerine ve Türk mefkûreciliğinin düşmanları olduklarına delâlet edemez..

Vâkı’a o kıyamın sebeplerini sûret-i zahirede herkes biliyor, lâkin hakikat-i halde esbâb-ı mütekaddime ve evveliyye bir çok gözlerden nihândı ve hâlâ nihân bulunuyor. Başına geçirdiği şeytan külahı ile göze görünmeden çalışan bu saik Çerkeslerin tahvif edilmiş olmasıyla bu tahvif neticesinde onlarda uyanan tu’me-i ihtiras olmak, imha edilmek gibi endişelerden bunları ilkâ eden mevki-i iktidar ihtiraslarının ettiği istifâdedir ki, icmal etmek icâb ederse ber-vech-i âtî noktalar tebarüz eder:

A — Meşrûtiyeti müte’âkib, millî mefkûreciliğin revacını te’mine vakf-ı fikr edenlerin bazıları Türkiye’deki gayr-i Türk fakat müslüman anâsırın da hudud-ı millî dahilinde bel’ edilmesi fikrini ileri sürmüşler ve şiddetle müdâfa’a etmişlerdi. Alâ-rivâyetin Şeref sokağında bu bel’ ve temsil siyâseti oldukça taraftarlar da bulmuştu. İlk tecrübenin Çerkesler üzerinde yapılması terviç ediliyordu. Çünkü Çerkesler Anadolu’nun eski yerlisi olmadıkları gibi toplu ve kesif de değildiler. Kafkasya’dan altmış sene kadar evvel hicret ettirilen 1 /2 ilâ 2 (birbuçuk-iki) milyon raddesindeki nüfûs Anadolu ,el-Cezire ve Suriye dahilinde fazlaca dağılmıştı. Bunların bel’i Türkçülük nokta-ı nazarından pek ziyâde muhassenatı dâ’î görülüyordu.

Bunun için Çerkeslerin bel’ine lüzum-i kafi gösteriliyordu…

Bi’n-nazariyye ve bi’l-kuvve pek a’lâ görülen ve düşünülen bu temsil siyâseti fi’liyâta çıkabilmek için namütenahi acemilikler içinde bocalıyordu. Evdeki pazarı çarşıya uydurmanın yolunu bir türlü bulamayan, bu siyâsetin o zamanki erbabı felâkete bir mebde’ vermişlerdi. Çünkü memleketteki gayr-i memnunlar ve muhalefet fırkası bu acemilikten bi’l-istifâ de Çerkesler arasında tahrikâta koyulmuşlardı. Hele harb-i umumî esnasında bu tahrikat hadd-i a’zamisi-ni bulmuştu. «Hey, diyorlardı: Yakında görüşürüz. Vilâyât-ı Şarkiyyeden sonra sıra sizindir. O zaman aklınız başınıza gelir…»

Tedâbir-i dâfi’asma hiç bir zaman tevessül edilmeyen bu hâl Çerkesleri büyük bir sür’atle vâdi-i şekk ve şüpheye sürükleyip götürmüştü. O derecelerdeki her hangi bir kulağı delik Çerkes’i (Hükümet) kelimesini duyduğu zaman kendi kendine; «İştş bir gün benim de ölümüme fetva verecek merkez!» diyecek kadar vesveseye düşürmüştü…

B —Çerkeslerce, kendilerine el altından yapılan propagandaların bir hakikat olduğu zehabını hâsıl ederek onları büsbütün şüpheye ve emniyetsizliğe düşüren en mühim bir nokta da Balkan Harbini müte’âkıb Bandırma ve Adapazarı havâlisinde kesif kitleler hâlinde Çerkes köylerine tecâvüzât-ı dâimede bulunmakla mükellef gibi faaliyete başlayan Arnavud Çetelerinin hükümet-i merkeziyye tarafından himaye edildiği ve imhaya me’mûr edildikleri hakkında kuvvetli sayfaların çıkarılması idi…

C — Bu hâl ve vaz’iyyetten istifâde ile mevki’-i iktidarı elde etmek endişesine kapılan muhalefetin propaganda ve tahrikâta germi vererek Çerkesler’de uyanan şek ve şüphe tohumlarını kökleştirmesi…

D — Millî mefkûrecilik zimâmdârânının bu hallere karşı pek kat’i bir lâkaydî iltizam etmeleri… Bu lâkaydinin de muharrikleri elinde yeni bir tahrik ve tecrid müessiri gibi kullanılması ve hükümet-i merke-ziyyenin sükûtunun ve amâ bir i’tirâf olduğunun neşr ve işâ’ası… ilâ âhirihidir.

Görülüyor ki: Bugün Çerkesleri hâin mevkiinde bulunduran sebepler şimdiye kadar bilindiği zu’me-dilen şeylerden bambaşkadır. Onların ruhunu kemiren endişe sadece hayatlarını korumak, mahv ve nâ-bûd edilmeye razı olmamak idi. Hâlâ da öyledir…

Bütün hayat sahiplerinin mütehallik, oldukları, hatta en âdi bir hayvanın bile kendisini tehlikede gördüğü zaman silah-ı müdâfa’ası olan boynuzlarını, dişlerini, pençelerini… hasmına tevcih etmek için duyduğu sevk-i tabii kabilinden olan bu Çerkes hareketi de onlarda, velev yanlış olsun, bir hakcığm bulunduğuna ve bugünkü mahşerin sûrunu çalan İsrafil’in Çerkeslikten başka bir ihtiras olduğuna delâlet için kâfi değil midir ve bu hâlde Çerkesler hâin midirler?..

***

Eğer böyle ise, biz yanan hânümânların yangın dumanları, dökülen masum ve bigünah müslüman kanlarının morarmış rengi henüz gözönünde duran (Düzce) kıyamını tafsile lüzum görmeyiz… Çünkü o hareket şimdiki halde Çerkesleri en düşnâm ithamlara ma’rûz bulunduran bir hıyanet lekesi olarak ilân ediliyor. Hâin millet tâbirini, bir zamanlar Kafkas dağlarının sertâc ve serfirâzı iken şimdi küçük Asya’nın, el-Cezire ve Suriye beyabanlarının hâk-i pâyi olan bu bedbaht unsura âlem olarak ithâfda tereddüt etmiyor…

Hâlbuki biz bunu, pek ma’nâsız olan Çerkes-Türk da’vasına sebeb olduğu kadar Çerkeslerin Türklere karşı düşman olmasına kâfi bir sebeb ve saik gibi görmüyoruz. Bu bir netice idi. Sekiz on sene evvel (Mev-ki’-i iktidar) hırslarının ektiği ve mütemadiyen ihtimamla timar ederek büyüttüğü meş’um tohumların yeşerip mahsûl vermesi idi. (Kuvâ-yı milliye)’ye karşı olmazsa, herhangi bir kuvvete karşı patlamak isti’dâdında bulunan ve gayr-i muayyen bir dakika için a-yâr edilen müdhiş bir bombaya benziyordu. Bu i’tibâr-la biz bunda padişah taraftarlığının, hatta taraftarlık kokusundan bir zerrenin bile bulunmadığını iddia’ ediyoruz. Tasdi’ edeceğimizden olduğu kadar ilzam edileceğimizden de korkmaksızm i’lân ediyoruz ki: Çerkesler, arasında yaşayacakları bir milletin hüsn-i âmizişi ile üzerlerine hayâli bir anka kanadı açacak bir pâdişâh bendesi olmak arasındaki farkı idrâk edemeyecek kadar budala değildirler. Onlar pek a’lâ bilirlerdi ki pâdişâhla kucak kucağa, koyun koyuna yaşayacak değil, bilâkis milletle, Türklükle âğûş-be-âğûş kaynaşacak, geçineceklerdir…

Fakat ne çâre ki Kudret-i bâliğa cemiyetlere, kitlelere de, ferdlere bezi ettiği, harekâtına hâkim olmak iktidarını bahş etmemiştir. Onlar hareketlerinin sahibi değil, lâkin tamimiyle esiridirler. Maşerî hayatın en büyük hâkimi işte bu sırrîyettir, gayr-i şuûriliktir. Çerkeslerin kendileri için zarardan başka hiç bir şey intâc etmeyeceği gün gibi aşikâr bulunan son kıyamları da bu gayr-i şuûrîliğin son bir numunesinden başka ne olabilir ki… Onun sebebleri ise arz ettiğimiz şeylerdir. Sekiz on senenin yağmur gibi yağdırdığı imha edilmek, bel’ olunmak şayi’aları, taktil ve tehcir propagandalarıdır .

İşte şuuru mahveden bu endişe idi ki Çerkesleri pek ziyâde sarsmış, mütemadiyen şeamet terennüm eden ihtiras baykuşlarının sesleri, onlarda Türk zi-mamdârânma karşı (Türklere ve Türklüğe değil, lalettayin hükümet erkânına) bir iştibâh, bir a-dem-i emniyet, bir itimadsızhk ve bir şek uyandırmış, (Acaba) kurdu o saf ve temiz kalpleri, ruhları kemi-re kemire on senede emniyet ve itimâdın bir hayli aksamını yiyip bitirmişti…

Bilhassa Mondros mütarekesini müteakib vaziyyet son ve had devresine girmişti. Muzır şayialarla hal-i işbâa gelen sarsılmış ruhlar ve imanlar artık cûş u hurûş için vesileler bekliyorlardı. Her hangi bir vesile, tıpkı dolmuş bir bardağa dökülecek yeni bir kaç damla gibi tesir yapacaktı.

O zaman, İstanbul’da batan istiklâl güneşinin bıraktığı karanlıklarda uçuşarak etrafa yayılan baykuşlar doğruca mütereddit, şek ve şüphe içinde, emniyeti münselib bir heyecanla ân-ı mev’ûdunu bekleyen Çerkesleri hedef ittihaz ederek dolmuş bardağa, tahammül edemeyeceği son ve namütenahi damlaları boşalttılar. O damlalar birer zehir idi ki, ruhları büsbütün körletiyordu…

Böylece Anadolu mücâhedesini ihzar ederken bu baykuşlar da oralarda yeşil yuvaların fevkında attıkları kahkahalarla saf ruhları bulandırıyor, zehirliyor, tüten ocakların dumanını evin içine doldurup sükkânını dışarıya uğratmak için bacaların hava deliklerini, yuva yaparak, tıkıyorlardı. Bir yed-i kudret çıkmadı ki daha o zamandan o yuvaların oralara kurulmamasını te’min etmekle temiz ocakların ak dumanını doğru tüttürmeye himmet etsin!..

Bilâkis, ilk yükselen kudret: «Buralarda uğursuz baykuşlar yuva yapmış!» dedi. Ve akabinde «Bunların def-i şeametine çâre yuvaların kurulduğu ocakları yıkmaktır!» hükmünü vermekte tereddüt etmedi… O kudret hiç düşünmedi ki, baykuşun yuvasına dokunmak da onun kahkahasına ma’rûz kalmak kadar meş’ûmdur!..

Elhâsıl, böyle serbest serbest tenmiye ve takviye edilen emniyetsizlik, i’timâdsızlık pâdişâhın mâhûd fetvalarıyla biraz daha kırıldılar, sarsıldılar. Bedbaht Kafkas muhacirleri bu defa: «Kuvâ-yı Milliye ismini taşıyan tâife-i bâğıyye, Çerkesleri mahv için türemiş bir sâhib-zuhur mahiyetindedir. Ey Çerkesler gözlerinizi açınız. Yoksa hakkınızda verilen imha kararına, kendi ayağıyla kasabın önüne giden koyunlar gibi, boynunuzu uzatmış olacaksınız…

Misâl mi istiyorsunuz?

İşte size Bandırma’da yakılan, yıkılan Çerkes köyleri… Ne duruyorsunuz?.. Silahlanınız. Pâdişâhın sancağı altında toplanınız… Bütün müslümanlara dünyevî ve uhrevî büyük sevaplar va’d eden fetvâ-yı âlî de sizi mahva karar veren bağilerin tenkilini her müslümana farz kılıyor.. Hâlâ tereddüt mü ediyorsunuz?.. Yoksa kalbinizdeki imanınız kararmış mıdır?… ilâ ahirihi nakaratıyla ve altolarla tahrik edilirlerken Yıldız Sarayı da eşraf ve müteneffizânı şeref-müsûle nail ediyor. Bir kadın gibi ağlayan sultan onlara «Benim kahraman Çerkeslerim, diyordu. Haydi göreyim sizi.. Bugün bana edeceğiniz iyiliğin şükranını bütün âlem-i İslâm ödeyeyecektir. Hayatımca ben, benden sonra evlâd ve ahfadım, hanedanım ise ile’l-ebed size minnettar   kalacağız… Cenâb-ı Hak kılıcınıza kuvvet versin… Rûh-ı Peygamberi yardımcınız olsun!..» diyordu.

Bu propagandalar, bu fa’aliyet o yıllanmış baykuş seslerinin uyandırdığı şeamete yeni bir ahenk hazırlamıştı. Ve yalnız Çerkesler değil, lâkin onlardan daha fazla bir ‘atş-i isyan ile Türkler de kalktı. İzmit’in biraz ilerisinden Eskişehir hudutlarına kadar Düzce ve Bolu havalisi hemen kamilen tuğyan etti. Kıtal başladı. Yağmalar vely etti, hânümânlar söndü, köyler harâb ü türâb oldu…

Buna karşı, o zamanki ismiyle, Kuvâ-yı Milliye ne yaptı, o sarsılmış imanları takviye için nasıl ve ne derecede fa’aliyet sarfetti?.. İ’tirâf edelim ki bunları henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz şey tarafeynin tedhiş ve ve tedmir tarzındaki fa’âliyâtından ibarettir. Bunun için Çerkesleri bu hareketlerinden dolayı affedilmez hâinler olarak kabul edemiyoruz. Çünkü onlar Türk milletinin te’sis edeceği milliyetini, koruyacağı varlığını, müdâfaa edeceği vatanın birliğini tanımak istemediklerinden, onu mahvetmek hayâline düştüklerinden değil, belki arzettiğimiz gibi, senelerin kendilerine telkin ettiği müdhiş fitne ve fesadın taht-ı tesirinde ve sâdece şuursuz bir müdâfa’a-i nefs endişesiyle kıyam etmişlerdi. Ve yine çünkü neşriyat ve işâ’âta nazaran Kuvâ-yı Milliye’nin hedefi Çerkesleri imha idi

Şimdi, acaba bu vaz’iyet ve bu hâl karşısında kıyam edenlerden, Kur’an ile sarık önünde eğilenlerden yalnız Çerkesler mi mücrimdirler, bu bedbahtların hıyanetleri umûmi ve mutlak mıdır ve hâlen bütün Çerkesler hâin midirler?..

Hayır, hayır. Bu zehâb yanlıştır. Bu işa‘at hatâdır, günâhtır. Çerkes ve Türk şimdiye kadar müteradif kelimeler gibi aynı âhenge delâlet ediyorlardı. Günâhtır, bunları böyle kinlere, düşmanlıklara sevk etmek, boğazlattırmak günâhtır. Hem de günâhların en büyüğüdür…

Biz, bugün kuvvetlendiğini, köklenmeye doğru ilerlediğini, bin esefle, gördüğümüz Türk-Çerkes münâferet ve adaveti kadar ma’nâsız ve lüzumsuz bir şey daha tasavvur edemiyoruz. Buna ne lüzum vardı?.. Eğer anlayan varsa Allah rızası için bize de anlatsın. Hatta, bu gün bunca hâdisât-ı müessif eden sonra bile Türklerle Çerkesler arasında silahsız fasıl olunmaz, Çerkes köyleri dağıtılmadan sonu gelmez bir da’vânın vücûduna kani’ değiliz…

Eğer bu davanın mebnî-i aleyhi bel’ etmek, millîleştirmek gibi bir lüzum-i içtimâi ise o böyle olmaz. Milliyetler kılıçla teessüs etmezler. Kavmiyetler şiddetle temsil edilemezler. Bu iş için top ve tüfenk, cebr ve şiddetten çok evvel çok ziyâde nevâziş lâzımdır. Hüsn-i âmiziş lâzımdır, ilim ve irfanın ta’mimi lâzımdır, temsili arzu edilen kavmin ıtmâ’l lâzımdır, hülâsa: Hayatı namütenahi cefâlar şeklinde değil, huzur ve refah ile sa’âdet renginde göstermek lâzımdır.

Şimdiye kadar hiç bir millî mefkûre terviç edilmediği halde bir çok Çerkeslerin, bahusus münevverlerin, şehirlililerin kendi kendilerine Türk vicdân-ı umûmîsi ‘dâhilinde hallolup gittiklerini görmüyor mu idik? Birçok gençler tanıyoruz ki benim babam, yahud büyük babam Çerkes’di diyorlar. Çerkeslik onlar: da ancak böyle bir hâtıra-ı tarihiyyeden başka bir şey bırakmamış bulunuyor…

Hem Çerkesler gibi müteferrik bir unsurun bel’i, Türkleştirilmesi için cebr ve şiddete, taktil ve tehcire hiç lüzum yoktur. Hiç bir halde de lüzum hissedilmez.

Temsil ve temessül kundura boyası gibi iki dakikalık bir renk değiştirme ameliyyesi değildir. Bu zaman işidir. Bi’l-farz bugün bütün köylerde açılacak mektepler ve yapılacak içtimâ’î teşkilât, her şeyden ziyâde Türk’ü, Türklüğü yükseltmek, diğer anâsırın pek fevkine çıkarmak bu işi harikulade teshil edebilirler. Hem de bu işin tatlılıkla, güzellikle, nefretsiz, kinsiz, düşmanlıksız, başarılmasını te’min ederler. Kırk elli sene zarfında bütün Anadolu Çerkesleri Türk olup çıkar…

Vâkı’a 50 sene bir şeydir. Fakat bir milletin hayatında ancak bir haftadır. Gayr-ı Türk akvamın Türk olması için fazlasıyla kifayet edecek olan bu seneler üç batın demektir. Üç batnın nesilleri yek-âhenk ve millî bir terbiye düstûruyla yetiştirilirse üçüncü, hatta ikinci nesil artık bu günkü en imanlı Türkten daha Türk olur. Bu muhakkaktır. Avrupa’nın bugünkü milletlerinde buna bir çok misâl de vardır. Bilhassa Prusya ve Çarlık Rusyası ile Balkan milletleri en canlı numunelerdir. Lâkin bunların hepsi de az çok Şarklı ruhuyla hareket etmişlerdir.

Hemen her millî mefkûre rehberinin ileri sürdüğü Amerika en hakiki, en ma’kûl ve en insanî bir numunedir. Oradaki usûl köyleri boşaltmak usûlünden bambaşka ve taban tabana zıd bir şeydir: Amerikalı-lık vicdân-ı umûmisi dâhilinde bel’ edilmesi arzu edilen aileleri mal ve mülk sahibi ederek o memlekete menfâ’atle rabt etmek, bağlamaktır. Onlar pekiyi biliyorlar ki mal ve mülk gibi alâikten, menfâ’atten âri kimseler memleketin asayişi için dâimi birer tehlikedirler. Bunların bu halleri ile millileştirilmesindeh melhuz fâide sıfırdır. Bu sebeple ale’l-acelel reng-i millî alacak bir çıplak yerine biraz uzun zamanda temellül edecek (se nationaliser) sâhib-i servet ve sa’yi tercih ediyor, temsil vazifesini cebr ve şiddet yerine zaman ve menfâ’ate havale ediyorlar. Bu hâlde kendilerine düşen vazife: Müteyakkız bir intizâr oluyor… Halbuki bu usûlün yanında cebr ve şiddetin, i’tisâfın temessül müddetini hadd-i a’zamisine kadar çıkaracak, uzatacak vâsıtalardan başka bir şey olmadığı, son bir tecrübesine daha lüzum hâsıl olmayacak kadar tahakkuk etmiş bir şeydir. Öyle değil mi ya… Bir defa tarafeyn kine boğuldu mu artık bir nesil, beş nesil daha bâd-ı hevâ [bedava! geçecek demek değil midir?..

Evet... Çünkü bu günün milliyet meselesi diye gös-terilen şey bir terbiye mes'elesidir. Binâenaleyh hâlen yaşayan başka terbiye görmüş, başka ruhlarla yetiştirilmiş mevcudların: gençleri ve kâhilleri de Türk yapmak iddi'âsına kalkışılırsa mantıksız bir harekette bulunulmuş olur. Onlar hakiki Türk olamazlar. Hangi unsura mensup olursa olsun, yaşlanmış bir kimseye milliyetini unutturmak, ya'ni taht-ı te'sîrinde bulunduğu an'anatı, bu yaşa kadar kendisini besleyen ma'-neviyata kuvvet ve gıda veren maziyi, tarz-ı terbiyeyi, te'âmülleri birden bire tebdile kalkışmak demektir. Ki bu abesle iştigâlden başka bir şey olamaz. Eğer Türk mefkureciliği mantıkî bir hareket yapmak istiyorsa bugünkü yetişmişlerden vazgeçmeli, nesl-i cedid ile, nesl-i âti ile meşgul olmalı, onların da bugünküler gibi başka perdelerden öten sadâlarla yetişmemesini te'min etmelidir...

Yıkmak kolaydır. Fakat yıkılanın yerine daha iyisini kurmak çok zordur. Bugün tehcir edilen veya edilecek olan herhangi bir aile, herhangi bir köy, hatta herhangi bir fert memleketin istikbâl-i iktisâdisi için, saadeti için bir zararı mahzdan başka bir şey olamaz.

Düşünmelidir ki yıkılan ve yıkılacak bir ocağın refahı vasati olarak 25 senede ancak tekrar temin edilebilir. Tehcir ve taksim gibi içtimai ameliyelerle millileştirmek usûlü, memleketin bütün ahvâli müsâid olduğu halde, en aşağı 25 sene gerilemek, servet ve sa'âdet-i milliyeyi gayr-i muayyen bir zaman için mahvetmek, refah ve huzuru ve asayişi mün'adim kılmakla muadildirler. Bu siyâsetin en meş'ûm bir semeresi de ruhları serserilikle, sa'yden kaçmakla, macerâ-perestlikle tahlik etmesidir...

Eski Osmanlılar bu hususta ne güzel düşünüyorlarmış. Acaba millîleştirmek siyâsetini hâl-ı hâzır onlar kadar suhulet ve vüs'atle tatbik edebilecek ve muvaffakiyet istihsâl edecek midir?..

Bu nokta hakikaten düşünülmeye değer bir mâhiyettedir. Şimdi ilk icraatı Çerkesler hakkında görülen bu mes'eledeki zihniyet, mazinin feyizdâr zihniyetiyle kâbil-i kıyâs değildir. Eski zamanlarda bir En-derûn-ı Hümâyûn, bir Yeniçeri Ocağı, bilhassa bir Devşirme ve İçoğlanları teşkilatı hiç hissettirmeksizin Türkleştirmeye yarayan büyük müesseselerdi. Bir Türk mütefekkirinin dediği gibi, Osmanlılığa namütenahi rical yetiştiren bu ocaklardan başka bir yer değildir. Bunlar doğrudan doğruya temlil Nationaliser edici merkezler idiler.

Bittabi bugün yeniden öyle ocaklar te'sisine imkân yoktur. Vâkı'a dârü'l-eytâmlar, sanayi' mektepleri, çırak mektepleri... ilâ âhirihi gibi leylî mektepler de bu işi görebilirlerse de bunların lüzumu kadar teksiri mümteni'dir. Ve böyle, aile köşesinden uzakta yetişecek insanlar da ya râhib ruhlu veya asker tabiatlı olmaktan kurtulamazlar. En salim temsil vâsıtası ise umumiyetle mektep ve irfandır. Bunlar iki cenah-ı temellüldürler ki insanları az bir zamanda aynı düşünür, aynı görür bir hâle getirebilirler. Spor cemiyetleri ve müsabakaları, millî tiyatro ve sinemalar a'zâmî teshilâtı yaratıyorlar. Hele bunlara emniyet ve i'timâdla huzur, refah ve servet de inzimam ederse iş kendiliğinden meydana çıkar. Çünkü birçok insanların milliyetleri onların biraz fazlaca şahsî olan menfâatlerinin hududunu aşamaz. Yok eğer mutlaka pek seri bir usûl-i temlil ve temsil aranıyorsa buna yıkmaksızın, yakmaksızın, tahrip etmeksizin yalnız bir çâre vardır: Türk olmayanlara ye olamayacaklara kapıları açıp buyurunuz efendiler demek... Bu basit bir şeydir ki ne tehcirlere, ne taktillere meydan bırakır. Kalanlar öz ruhlarından duydukları mecburiyetlerle veya samimiyetlerle Türk olmaya namzettirler. Gidenler, gidecekler ise memleketin selâmet-i âtiyesi nâmına çıkarılan dara gibi telâkki edilirler.

Yoksa, bugün her vicdanı ürpertecek birer fecaat şeklinde meydan alan işâ at ve o sayfaların uyandırdığı fikirler insanî hareketler addedilemezler. İnsanlığın tıyneti bu kadar âdi bir çamurla hamur edilmiş değildir.

Evet... Biliyor ve teslim ediyoruz ki kuvvet haktır. Hakkın düsturları dâima kavi bir pençededir. Fakat düşünmeli değil midir ki zulmü vasıta edinecek hak, kuvvete bühtan eden, bir şeydir. Çünkü kavi olan hakkından emin olandır. Binâenaleyh onun zulüm gibi za'iflerin kârı olan şeylere tenezzülü müstahildir. Ve yine çünkü kuvvet fazilettir. Hak da kuvvetle aynı şey olduğuna göre fazilet demektir.

Biz, böyle düşündüğümüz için, teşkilâtı yapmakta haklı olan Türk milletinin bugün pek kuvvetli olduğunu da kabul ediyoruz. Kendi kendisinin sahibi olan bir mevcudiyet başkaları tarafından idare edildiği zamanlardan daha za'if olamaz. İşte bunun içindir ki biz bugünkü Türklükten dünkü Türk'ten fazla fazilet bekliyor, hak-şinâslık istiyoruz.

Halbuki idarî veya askerî herhangi sebeble olursa olsun, mukaddemâtı görülen icrâât, bu icrâât etrâfında germi-i tâm ile yapılan muzır işâ'ât ve neşriyat saf ve necip Türklüğü yine dünkü gibi bir sarayın siyâsetine âlet ve bâziçe olmaya sürüklüyor. Bu saray bir sultanın kâşanesi, bir paşanın devlethanesi değildir. Fakat sadece bir endişe, bir hayâldir. Milliyet-perverliğin hasta ve mariz bir hülyâsıdır.

Bu hülya memleketi bir şûrezâra döndürmekten başka neye yarayacaktır?..

Milleti teşettüte, fetrete düşürmekten başka ne mahsûl verecektir?..

Bunları anlamıyoruz. Küçücük beşerî idrâkimiz bu siyah hülyaları ihataya kifayet edemiyor.

Lâkin hayat hayâl değildir. Milletlerin hayattan onların tarihleriyle yükselen mevcudiyetleridir. Öyleyse biz dünkü Osmanlı câmi'asının, bu günkü Türk milletinin tarihinde şöyle bir cevelân yapıverelim. Orada göreceğimiz şey, Türkle Çerkes'in bu memlekette hemen dâima aynı maksat için omuz omuza beraber yürümüş bir ocak ve mezar arkadaşı olduğudur. Türk tarihi açıldığı zaman orada rast gelinecek ricalin bir çoğu hep Çerkes değil midir? Maalesef onların icrââtından tercüme-i hallerinden bahsetmeye bu arizamız müsâ'id değil. Bu sebeble yalnız bir icmâl-i tarihi ile bir aded ricâl-i nispeti arzetmekle iktifa edeceğiz.

Çerkeslerle Türklerin münâsebât-ı tarihiyyesi pek eskidir. Hatta Selçuk Türklerinden daha evveldir. Fakat Kafkasya'daki Çerkezistan'ın Türkiye ile müsbit olan münâsebât ve revâbıtı 900 tarih-i hicrîsinden sonradır. Bu münâsebet Kırım Hanlığı vesâtetiyle teessüs etmiştir. Çerkezistan'la Kırım'ın revâbıtı ise 940'ta han olan Sahib-giray zamanına tesadüf eder.

Tarihin bütün edvarında Çerkezistan, siyâset-i dahiliyesinde dâima serbest ve müstakil kalmıştı. James Bell ve De Montpereux gibi birçok âlimler, müverrihler, dünyada en eski zamanlardan beri istiklâlini, serbestisini korumuş yalnız bir kıt'a bulunduğunu, o kıt'anın da Kafkas dağlarının harîmlerindeki Çerkezistan olduğunu söylüyorlar. Kırım ile teessüs eden rabıta da böyle idi. Memleketi yalnız mukadderât-ı hari-ciyyede birbirine rabt ve bend ediyordu.

Kafkasya'nın pek meşhur olan bu istiklâl ve serbestisi 1760'tan 1864 tarih-i milâdisine kadar yüz senelik medîd muharebe neticesinde Rus çarları tarafından selb edilmişti. Tarihinde ilk defa Kafkas fâtihi unvanını, prenslik ile payesi i'lâ edilen General Baratinski kazanmıştı...

Fakat galiba maksadı aşıyoruz. Arzetmek istediğimiz bu değildi... 940 hicrîde artık Kafkasya dağları Kırım hanlığı ile birbirine rabt-ı kader etmişlerdi. Kırım ise 880 hicrîden beri Türkiye ile beraberdi. Binâenaleyh 940'tan sonra artık Çerkezistan da dolayısıyla Türkiye ile beraber olmuştu. Bu hâl Çerkeslere hiç ağır gelmiyor, bilâkis pek ziyâde hoş geliyordu. Çünkü İstanbul onlara «Sâlyâneler» bağlamıştı, lîk Türk bütçesinin mürettibi olan Tarhuncu Ahmed Paşa'ya göre Kırım Hanı ve Çerkes Beyleri ile Akdeniz Beyinin Sâlyâneleri 169 yük, 56.710 akça idi. Ahmed Râsim Bey'in «Eyyûbî Kanunnâmesi» nâmındaki küçük bir risaleden iktibas ettiğini söylediği 1071 H. bütçesinde «Umerâ-yı derya, Kırım Hanı Kalgay Sultan ve Nureddin Sultan'm ve ba'zı Çerâkise'nin Sâlyânelerine 17.352.000 akça» tahsis edilmiş olduğu görülüyor.

Bu Sâlyâneler Kafkas fütuhatında Lala Mustafa Paşa'ya vâsilen bir Çerkes olan Özdemir Osman Paşa'ya vüs'-i beşerin yetebileceği derecede yardım te'min etmişti. Aynı zamanda Kırım hanlarının iştirak ettikleri bütün muhârebatta da Çerkeslerin pek mühim hizmetleri sebk ediyordu. Hatta Viyana muhasaralarına pek fevkalâde bir surette iştirak etmişlerdi..

İkinci Katerin'in desâis-i harbiye ve siyâsiyesiyle 1774 milâdî'de Kırım Türkiye'den ayrıldı. 1783'te Rusya'ya ilhak olundu. Bu hâdise ile beraber Çerkezistan'ın Kırımla olan rabıtası da koptu. Çarlığın yaygaraları, gürültüleri boşa gitti. Çerkesler doğrudan doğruya Türkiye cami'asma dâhil oldular. Bu hal de 1829 Edirne musalahasına kadar devam etti. Edirne musa-lahası Çerkezistan'ı nâçâr bir halde Rusya'ya terket-ti. Lâkin Çarlar oraya 1864 senesine kadar bi'l-fi'il vaz-ı yed edemediler...

Bu müddet, yani ikibuçuk asır kadar Kırım vasıtasıyla, üç rub' asır kadar da bilâ-vâsıta olan Türk-Çerkes münâeebâtı Çerkeslerin Türkleri sevmesi için kâfi gelmişti. Reviş-i hâle göre bu meveddet ve merbûtiyetin hiç bir suretle gevşemeyeceği, sahîhan zannolunabilirdi. Çünkü sebepler o kadar mühim ve sarih idi. O mühim olan esbabı ber-vech-i âti icmal edebiliriz:

A — Türkler gerek Kırım zamanında, gerek Kırım'ın Rusya'ya ilhakından sonraki devirde Çerkes istiklâl ve serbestîsine, yalnız kavlen değil fiilen de dokunmamışlardı...

B — Türkler müslümandı. Kendileri gibi müslüman olan diğer fertlere ve cemâ'atlere de aynı hukuktan istifâde etmek hakkını bahşediyorlardı. Ki bu nev'ama bir kardeşlik düstûru, bir nev'i beyne'l-milelliyet idi.

C — Hepsinden fazla olarak da Türklerle Çerkesler pek eski zamanlardan beri akraba olmuşlardı. Gerek sarayların, gerek ricalin yüzde yetmişbeşinin harem dâireleri, hanımefendileri Çerkes'ti. Bu sıhrıyyet pek tabii ve mütekâbil bir temayül hâsıl ediyor. Tarafeyni birbirine bağlıyordu...

Daha birçok husûsi ve fer'i sebeplerin vücûdunu da inkâr etmemekle beraber bu üç sebep Çerkeslerin Türkler hakkında lâ-yezâl bir muhabbet beslemeleri için kâfi gelmişti diye iddi'a edebiliriz.

Böyle muhtelif sâiklerle Türklere manen meclûb ve merbut olan Çerkesler, 940'tan sonra artık Türkiye'nin hayatla, canla ve başla çalışan vefakâr bir unsuru olup kalmışlardı. O zamandan beri cereyan eden hiçbir hâdise, hiç bir vâkı'a tasavvur edilemez ki Türk' le Çerkes ayrı düşünmüş, ayrı hareket etmiş olsun. Tarih, dâima, dâima omuz omuza mezara kadar beraber giden iki unsur kaydedebilmiş ise onlar da mutlaka Türk'le Çerkes'tir.

Bu müdde'ayı isbât için birçok isimler, vâkı'alar, tercüme-i haller zikrederek sahife doldurmak pek kolay bir iştir. Lâkin biz buna lüzum görmüyoruz. Biliyoruz ki bu güneş gibi bir hakikattir. Ve Türk'ün en sâf köylüsüne kadar herkese malûmdur.

Yalnız âtide arzedeceğimiz bir tesbite nazar-ı dikkati celbetmek isteriz. Bu bize Çerkes ve Türk'ün ne derecelerde birbirine merbut bulunmuş olduğunu göstermeye kifayet eder zannediyoruz.

Takriben 950'den Çerkeslerin muhaceretine kadar geçen zaman zarfında Çerkeslerden hizmet-i devlette bi't-tefeyyüz Paşalık unvanını ihraz edenlerin yekûnu 250'ye baliğ olmakta idi. Bu paşalar arasında 12'si, ekserisi bi'd-defâ'at ihrâz-ı makam etmek şartıyla, sadrâzam, biri şeyhülislâm, on-onbeşi vezir-i sâ-ni, kubbe veziri, sadâret kaymakamı, kaptân-ı derya, yüz kadar müşir, vezir ferik olarak seraskerlik, ser-darhk, valilik, sefirlik... ilâ âhirihi gibi makamat-ı aliyyeyi işgal ederek hidemat-ı mühimme ve meş-kûrede bulunmuşlardı. Türkçe terâcim-i ahvâl ki-taplarının, bilhassa Hadikatül-Vüzera, Sefinetü'r-Rü-esâ, Devhatü'l-Meşâyih, Sicill-i Osmânî... gibi esaslılarının verdiği bu yekûn ihmâl edilecek bir şey değildir.

Muhaceretten sonra, Sultan Abdülaziz devrinden zamanımıza kadar mürur eden seneler ise hiç de evvelki ile kâbil-i kıyâs değildir. Bilhassa bu son asırda Türklere karşı bir şükran borcu medyun olduklarını iyi bilen Çerkeslerin rabıtası daha kavi, daha sağlam olmuştur. Çerkesler, Rusların Kafkas istilâsında, Türklerin kendilerine gösterdikleri ulüvv-i cenabın minnettarlığını bugün bile unutmuş değildirler. Ne dün, ne de o geçen uzun asırlarda sebk eden hizmetleriyle bu borcun ödendiğine kaildirler...

Meşrûtiyet'e kadar bu zihniyetle yetişen vüzerâ ve vükelânın yekûnu da istisgâr (küçük görülmeyecek) edilemeyecek bir derecededir. Yalnız benim dest-res olabildiğim paşaların yekûnu 150'yi tecâvüz ediyor ki bunların arasında da serdarlar, nazırlar, vezirler, müşirler mebzuldür.

Şimdi ufacık bir mukayese yapmak isterim:

Bu devletin bidâyet-i teşekkülünden beri yetişen paşaların yekûn-ı takribisi, yukarıda saydığımız me'hazlara göre  (3000) kadardır.   Yedi asırda on-onbeş muhtelif unsurun hey'et-i mecmuasının yetiştirdiği ricalin yekunu 3000 raddesinde olduğu hâlde yalnız Çerkeslerin 950'den sonraki yekûnu 400'ü tecâvüz etmektedir. Nüfus-ı umumiyenin derece-i kesafeti ile Çerkes nüfusunun derecesi ölçülecek, karşılaştırılacak olursa Çerkeslerin Türk tarihinde ne kadar çalışmış olduklarını gösteren en açık sahife okunmuş olur.

Ve bu bize gösterir ki Çerkesler üç, üç buçuk milyonluk nüfuslarıyla vasati olarak 30 milyona karşı yalnız dört asırda 7 buçuk da bir derecesinde, asırların adedini de nazar-ı itibara aldığımız takdirde 4'te bir derecesinde ricâl-i devlet yetiştirmişler, Türk tarihine canla ve başla, imanlarının, ruhlarının bütün salâbet ve samimiyetiyle hizmet etmişlerdir. Bunun içindir ki bugün artık Türk'ün vatanı, Çerkes'in de vatanı demektir. Osmanlı Türklerinin tarihi Çerkeslerin de son devirdeki tarihidir. Ancak karabet ve sıhriyete inzimam eden bu sâiklerledir ki Türk'ün bedbahtlığı Çerkes'i de bedbaht ediyor. Türk'ün felâketi Çerkes'i de helake sürüklüyor. Bunca vakayi'-i müessifeden sonra hâlâ bugün bile Türk'ün vatanı denince yüreği sızlamayacak bir Çerkes tanımıyoruz.

Bu iddamızı te'yid edecek en bariz misâl Anadolu mücâhedesinin kurulması ve başarılması emrinde Çerkes erkân ve ümerânın, Çerkes münevverlerin Çerkes halkın gösterdiği tehalük, şevk ve gayrettir. Bidayetinden nihayetine kadar her merhalesinde, askerî, siyasî, içtima'i her hareketinde bir çok Çerkes ser-âmed, bir çok Çerkes mücâhid kaydeden Anadolu cihâdı tarihi hiç bir suretle inkâr edemeyecektir ki teessüsü ve ilerlemesi, muvaffak olması için en ziyâde çalışanlar yine Çerkesler olmuşlardır. Bahusus bidâ-yet-i teşekkülde herkes ürkek ve korkak tavırlarla ihtirâz edip dururken cihâdı açan hemen yalnız Çerkesler değil mi idi? İzmir cephesinin ilk faaliyetleri ve Sivas kongresinin başında görünen simaların ekseriyeti kimlerdi?..

Son safhalardan ise Sakarya Harbinde düşman köylerini tehdid, Eskişehir ve Bilecik civarındaki kı ta'âtı mütemâdi taarruz ve tecâvüzleriyle, akınlarıyla bîzâr ve tedhiş eden, bu suretle ilerleyen Yunan ordusunu hatt-ı ric'atı kesilmek tehlikesine ma'rûz bulunduran süvarilerin teşkilatçısı, kumandanları ve ekser mücâhidini kimlerdendi?

Biz bunları, büyük zaferden Çerkeslik hesabına da hisseler ifraz ettirmek emeliyle serdetmiyoruz. O şeref tamâmiyle ve yalnız Türkiyelilere ve Türklüğe aittir. O zaferi te'min için ruhlarını, kalplerini düşman ateşine siper edenler Türkiyelilikten başka bir nâm için Türklükten başka bir gaye için çalışmış ve ölmüş değildiler... Biz bunları, sadece Çerkes'le Türk'ün birbirine ne kadar metin bağlarla merbut olduğunu göstermek için kayda mecbur olduk...

(Düzce kıyamını biz kabul etmiyoruz. Onu bize misâl gibi göstererek yüzümüze çarpmayınız. Onun sebeplerini biz, dilimizin döndüğü kadar, esbâb-ı hakikiyeleri ile arza çalıştık. Eğer o bir kabahat idiyse mes'uliyeti yalnız Çerkeslere âit değildir. Bugün artık Türk unvanını mutlak olarak kabul eden Osmanlılığa aittir. Osmanlı fırkacılığı on senelik muharrik ve müşevvik vaz'iyyetinde bulunuyordu. Bahusus o zaman kıyam edenlerin dörtte üçü gayr-i Çerkes ve bilhassa Türktü..!)

Bugün hâlâ Yunanistan'da bulunan bir avuç Çerkes'i de misâl diye kabulde ma'zûruz. Çünkü en kısa bir sözle onların yanısıra iki avuç da gayr-i Çerkes bilhassa Türk var..

***

Yok eğer denildiği gibi; «Çerkesler istiklâl dâiyyesindedirler. Memleketi, Türklüğü parçalamak isti-yorlar...» diye düşünülüyorsa böyle düşünenlerin aflarına igtirâren bunun pek çocukça bir fikir olduğunu söylemekte tereddüt etmeyiz. Hayat henüz böyle boş bir iddiada bulunacak bir tek Çerkesin vücudunu tanımış değildir. Bugün ber-hâyat hiç bir Çerkes yoktur ki, Türkiye'de istiklâl iddiasına kalkacak bir hakk-ı tarihî sahibi olduğunu tahayyül etsin!..

Şark-ı karibçilerin bir tiyatro sahnesi hararetiyle parlayan ma'hûd beyânnamelerini bize misâl getirmeyiniz, O bir Çerkes istiklâlinden bahsetmiş olmamakla beraber o zaman, işgal ordusuyla iyi geçinmek lüzumuna kâni' olan bir çok gayr-i Çerkesler, bilhassa Türkler de ona mümasil nutuklarla propagandalarla pazara çıkmışlardı. Onlar hep birer «lâf ü güzâf» idi. Çünkü Hazret-i Süleyman'ın bir hadisine göre «me'yûs olanın sözleri rüzgâr gibidir.» Çerkeslerin istiklâl emeli hakkındaki safsatanın menşei aranmak lâzım gelirse yine geçen devrin meş'ûm hükümetinin ve meşum fırkasının meş'ûm hareketlerinde olduğu görülür; pek mevsuk diye serdedilen rivâyât ve menkûlâta göre «Ânzavur» zor ile başkan çıkarılmış, muhalefet hükümeti «Anzavur» u ikna ile uğraşırken fırka merkez-i umumîsi de bütün Çerkesleri daha iyi tahrik için gizli gizli muhtariyet va'di ile ittimâ'a kadar ileri gidiyor. Asırlardan beri bu memleketin en vefakâr bir unsuru diye tanınan Kafkas muhacirlerini baştan çıkarmaya uğraşıyordu. Bütün Çerkeslerin bu balona, De Molen'in çok kullandığı bir teşbihi ile tarla kuşlarının, ziyaları parıldayan âyineye koştukları gibi bir şitâb ile koşacaklarını ümit ediyordu. Şimdi sorarım, acaba Çerkesleri bu hâle getirenler mi yoksa Çerkesler mi hâindirler?..

Halide Edip Hanımefendi'nin pek necip ve pek büyük ruhları Çerkeslerin ma'sûmiyetini herkesten evvel idrâk etmiş bir mecvûdiyetin nurudur. Memleket afakini bütün zulmetiyle kavrayan; Çerkesler hâindirler! nakaratını hakka leke süren, hakikata iftira eden bu kara cümleyi yıkmak için ilk hamleyi eden ve ma'sumlara: «Geliniz... Bende sizin için teselli var!» diye haykıran yalnız ve yalnız Halide Edip Hanımefendi olmuştur. Bu büyük edibenin, mazlumların sırrına ilk dokunan iltifat ve nevâzişler «Ateşten Gömlek» in iki sahifesini tezyin ediyor. Türk için Çerkes'in, Çerkes için de Türkün ne demek olduğunu en açık göstermeye yarayacak olan o mülâhazatı arizamıza bir lahika olarak ilâveyi biz bir şeref telakki ettik...

Ne ise. Çerkesler bu vatanda istiklâl aramazlar. Onlar buraya Türk vatanından pay almak için gelmediler. Bunu herkes bilmelidir. Cenâb-ı Hakkın varlığına inandığı kadar buna inanmalıdır. Onlar bu memleketin ve Türklüğün misafirleridirler. O zavallıları altmış sene evvel, dünyanın en güzel bir kıt'ası olan yurdlanndan kovan Grand Duc Michel'in emirnamesine karşı kollarını açarak kabul eden Türkler ise, «Hicret edeceklerin büyükleri büyük biraderim, küçükleri küçük biraderimdir!» diye teşvik eden de, o zamanki hükümetin başı olan bir sultandı. Ve o devrin ricali Çerkeslere hicreti anlatmak maksadıyla: «Daha iyi atlamak için bir gerilemek, hız almak lâzımdır!» nasihatini veriyorlardı...

Mösyö Edmond Dulaurier Revue de Deux Mondes'daki neşriyatıyla o vakit, Mösyö Jean Carole da 1899'-da kitap şeklinde intişar eden Le deux routes du Cauca-se'de Çerkeslerin hicretinin yalnız bu gerilemez zihniyeti taht-ı tesirinde vuku' bulduğunu ve onların hiçbir zaman yarından ümid kesmediklerini kaydediyorlardı...

Binâenaleyh biz, arızamızın hatimesi olarak bir daha rica, istirham ve isti'tâf ile tekrar ediyoruz ki: Cebrî bir surette temlil Çerkeslerin olduğu kadar bu memleketin, bu milletin de bedbahtlığına sebep olacaktır ve olmaktadır. Düstur bel'-i temlil değil, temellülü sevdirmek olmalıdır. Bunun için de cebr ve şiddetten ziyâde nevâzişe, hüsn-i mu'âmeleye, ıtma' ve ikna'a, hüsn-i âmizişe müracaat semere-bahş olur. Terbiye, ruhlar için istenilen kalıpları ihzar eder..

Bu vâsıtalar zamanla ancak mahsûl verirler. Zaman istiksâr edilirse yapılacak büyük ve mühim bir iş kalmaz. Artık bu memleketin altmış senelik misafirlerine, dağlarına avdetle başlarının çaresine bakmaları için kapıları açmak en insanî ve en hür-endiş bir hareket olur. Zannediyorum ki Türk ve Çerkes için de aynı derecede nâfi' olacak bundan daha eşlem tarik yoktur!..

Mamafih, temenni olunur ki, hâkim olan Kudret-i Ezeliye buna lüzum kalmadan hemen birlik ve beraberlik ihsan etsin.. Bütün Türkiyelileri aynı güneş etrafında dönen peykler gibi birbirine bağlı bu Umdursun... Ve Kafkasya'nın garb yamaçlarındaki yeşil ormanların gölgelerinde gunûde ve âsûde yaşayan Abhazların ruhu gibi bir rûh-ı milli ve vatani ile ta hallüfü nasip etsin, ki bu sayede her Türkiyelinin mefkuresi bir olsun, herkes vatan ve millet endişesini, onlar gibi, her sofranın başında şöyle bir duâ ile ret"-i bârgâh etsin:[2]

Yâ Rabbi Türkiye’yi ve Türkiyelileri dâim eyle!
17 Ağustos 1913
Mehmed Fetgerey ŞEUNU

LAHİKA

Halide Edip Hanımefendinin, Anadolu İhtilâli Safahatını yaşatan «Ateşten Gömlek» isimli eserlerinden muktebestir.

«… Bu çocuklardan birini yolun yanındaki yamaçta gördük. Bize mendil salladı. Bizi tevkif etti ve yanımıza geldi. Geçeceğimiz muhtelit bir Çerkes köyü hakkında bize malûmat verdi. İstanbul’dan birtakım şüpheli adamların oraya geldiğini, kendimizi bunlardan sakınmamızı tavsiye etti. Nihayet en tabii sesiyle:

— Saffet Bey, Kaymaz’da saklıdır, dedi. İkizce’yi sağ geçerseniz onu orada bulursunuz. Haydi uğurlar olsun ağam!

Bizi hayret ve merak içinde bıraktı, gitti. Bu da mutlak Kuvâ-yı Milliyedendi. Çünkü biz dün gece ihtiyarın ihtiyatlı yüzünden endişe ederek hiç Saffet Bey’den bahsetmemiştik..,

İkizce’ye giden ormanlık, çalılık sırtı gece geçtik. Hava bulutlanmış, ayın ışığı kısılmıştı. Bize her biri bir bacak, bir kol gibi gelen sık dikenli, gür çalıların arasından hayvanlarımız zorla geçiyor, yüzümüz, ellerimiz tırmık ve bere içinde kalıyordu. Biz ilerledikçe ayın ışığı kısılmakta devam ediyor, nihayet tepeye geldiğimiz zaman sönmek üzere bulunuyordu. Çalılardan kurtulunca karanlık uçlarıyla birbirine giren bu ağaçlığa yukarıdan durduk baktık. Aşağıya doğru, yerden birbirine sarılarak siyah parmaklar fışkırmış gibi bir çalılık ovanın zulmetine uzanıyor ve ovayı ancak ortasında ağaran ve uzanan beyaz su ile geçiyorduk. Bu uzun ve beyaz suyun kenarlarının bir noktasında muazzam bir ulu siyahlığın umkuna dalıyor ve etrafındaki karanlığı kızıllık için de eritiyordu. Orada ateş yakıyorlardı. Hâlbuki biz oradan geçerken kimseyi görmemiştik. İçimizde garip bir eza ve şüphe ile sırtın sağında beyaz minaresinin ucuyla gölgelerini gösteren köye doğru ihtiyatla ilerledik. Yanından sessizce gelip geçtik. Fakat yaklaşırken ayın üstünden geçen bulutlardan biri incel-di. Esmer bir bulut perdesi altından ay ışığını kandil ziyası gibi köyün üstüne serpti: Ne cazip ve hulyâlı bir köydü. Evleri birbirinden uzak, beyaz, hepsi teraslı ve dört köşeli yuvalardı. Solda kırmızı topraklı geniş bir yolda Çerkes kostümüyle ince belli, geniş omuzlu, bülend bir mahlûk etrafı kollayarak yavaş yavaş ilerliyordu. Ve yolun ağzında dört köşesi de balkonlu bir evden, bu esmer, kısık ışıklar arasından bir efsâne gibi görünen beyazlı bir kız balkonun yeşil parmaklıklarına dayanmış sükut içinde uzaklara bakıyordu. O şiir ve güzellik dakikasında kendi kendime yaptığım felsefeyi burada tekrar ediyorum:

«Niçin beş-on Çerkes padişahla beraber millet yolundan başka bir yolda gidiyor diye kızıyorduk. Onlara Türk toprakları üzerinde va’d edilen hükümetin bir efsâne olduğunu bilenler bizimle beraber değil midirler? Bizimle el ele ihtilâlin en fedakâr unsurlarından bazıları onlar değil miydi? Öbür tarafta vuruşanlar arasında kaç tane nankör Türk evlâdımız yok muydu? Bu güzellik, bu şiirle kanımızda atan kardeşlerimiz ne kadar zaman vefa ile, kahramanlık ile omuz omuza kendilerinin olan bu memlekette ölmüşlerdi. Kaç tane namdar paşa, kaç isimsiz fedakâr yüzlerce seneden beri bizimle ve bizden değil miydi?»

Bulutların açıp kısdığı muzlim perdeli ışığın altında yeşil balkondaki beyaz efsâne kadın, kırmızı topraklı yolda giden zarif ve ürkek hayal kalbimi iyilik ve muhabbetle doldurdu. Her millet hakkını aldığı vakit Şimâl-i Kafkas’ın kartal tepeleri üstünde bu güzel kardeşlerimiz vatanlarını kurarken istedim ki benim de onlar için akıtacak kanım, döğüşecek bir tek sağlam kolum olsun.»




Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.