Arama

TÜRK VİCDAN-I UMUMÎSİNE VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NE İKİNCİ ARÎZA
Mehmed Fetgerey ŞOENU
(M. Fethgerey Schaenu)
Transkripsiyon:
Muhammed Safi

Geçende Türklüğün temiz ve büyük vicdanına, Çerkes meselesi hakkındaki ilk arizamızı ref için bir risâlecik neşrettik. Ruhumuzun samimiyetinden kopan o nâleyi ıssız bir sahraya mı haykırdık ne ettik bilmem, iki buçuk aylık intizâr bize onun aks-i figânından başka bir cevâb, bir şifâ ve bir deva vermedi.

Vermedi amma biliyor musunuz ki, felâketlerin çocuğu olan bu mes’ele bugünkü haliyle nasıl müellim bir manzara almış bulunuyor? Bir insanın tüyleri ürpermeden, bunu tahayyül ve tasavvur edebilmesi mümkün değildir.

En feci cihet: Nâsıyesine nâ-hak yere bir hıyanet damgasının, alâmet-i farika gibi vurulmuş bulunması ve ona el dokunduran, dil uzatan her ferdin de o hıyanetten nasibedâr telâkki edilmesi hakkında yaşayan meş’ûm bir kanâ’attır. Hâlbuki hıyanet yoktur. Çerkes Türk’e hıyanet etmemiştir ve edemez. Bu onun erkek ruhuna sığmaz…

Bununla beraber bi’l-iltizâm ihya edilen işâ’attan doğma muzlim bir hayâl olan bu karanlık kanâ’atın esen’ olacak galiba ki herkes mütehâşî davranıyor. Abdülhamid Han devrinde «Hürriyet» şimdiki devirde «Saltanat» ta’birlerinden nasıl ürkülüyorduysa ve ürk uluyorsa «Çerkes» unvanından da öylece kaçınmak lüzumu hissediliyor. Bunun hikmeti nedir? İ’tirâf edelim ki kestiremiyoruz…

 Yine bu hâlin acı bir mahsûlü olsa gerek; iki/buçuk aydan beri sükûtlarla boğulan ilk arizamızın hedeflerinden biri olan Türk vicdân-ı umûmisinin ma’ kesi matbû’ât bile bunca cidd ve hezeli arasında, bu derde deva olacak birkaç cümleyi, hatta birkaç kelimeyi esirgedi, sustu, o kadar sustu ki, eğer sen ve ben gürültülerine verilen germi olmasa,, karşılarına çıkan bu mes’elenin azamet, dehşet ve fecâ’atı önünde matbû’ât erkânının dillerini yutmuş olduklarına hükmetmek işten bile olmaz. İkinci hedef olan Büyük Millet Meclisi’nin anâsır-ı mürekkebesi meb’ûsân-ı kiram da aynı tavrı takınmayı tercih etmiş bulunuyorlar…

Fakat, sıcak koltuklar içinde tatlı ve hülyâlı geçen bu lâkayd demlerin yanısıra Ulukışla’dan Niğde, Kayseri, Sivas ve Van havalisine kadar bütün yol uğraklarında yırtık çadırlar altında, yıkık ahırlar içinde Azrail’i bekleyen on dört köyün bir kaç bin perişan kadın, çocuk, ihtiyar, dul ve yetimi aç, susuz, hasta, çıplak şifalı bir söz, yalnız bir söz, ma’sûmiyetlerini teslim eden bir söz işitmek için baştan başa kulak kesilmiş duruyorlar… Her günün gurûb eden güneşi ile beraber onların ümidleri, ümid-i halâs ve necatla-rı da zulmetlere tahavvül ediyor, çürüyor, hayat azimleri gevşiyor…‘ Bilir misiniz bu ne müdhiş, ne acı bir azâb ve bir kahırdır?

Sorarım; sükût eden matbû’ât, siz bundan haberdar değil misiniz?.. Ve yine sorarım; milletin muhterem müvekkelleri meb’ûsân-ı kiram bu binlere varan masumlar, tedvir-i umuruna sizleri tevkil eden milletin efradından değil mi?

Sonra, diğer bir cephe de henüz yerlerinde kalan, kaldırılmayan, dağıtılmayan 30 köyün bir kaç bin bedbahtı daha var ki onlar da, kasden, yapılan propagandalarla bütün emvâl-ı menkûlelerini, hayvanlarını bir bardak su pahasına ellerinden çıkarmış sıra bekleyerek sefalet çekiyorlar.

Bu ceza az bir şey midir, bunların günâhı yalnız Çerkes kanı taşımak, cürmü Çerkes harsıyla yetişmiş olmak mıdır?.. Eğer öyle ise bu cürümleri ikada o zavallıların sun’ ve taksirleri nedir, bu gayr-i iradî günâhın onlar iradî günahkârları mıdırlar?.. Yoksa sizler, ey matbû’ât ve ey meb’ûsân-ı kiram, sizler de o-nun için mi sükût ediyor, dudak büküyor ve omuz silkiyorsunuz?..

Ne kadar yazık:.. Biz böyle, dibi bulunmayan, efsunlu bir kuyuya atılmış bir taş parçasının cumburdusunu bekleyen çocuklar gibi, yeni günlerin hayırlı güneşinden şifâ ve deva bekler, meded umar, lâkin hayâlimizden başka bir ses duymazken, diğer taraf-da çoluğuyla, çocuğuyla, ehliyle, iyâliyle bir nesil mahvoluyor… Gelip çatan kışın bütün şedâidine, her manâsıyla çıplak bir hâlde ma’rûz, fecî’ bir akıbet bekleyen binlerle bî-çâre.. Bütün kabahati, cürüm ve günâhı «Çerkes» ismini taşımaktan ibaret binlerle ma’sûm Allah’ın semâsının altında gündüzlerin güneşi, gecelerin ayazıyla derdleşe derdleşe ölüm yolculuğu ediyor, ölüme kucak açıyor…

O arizamızm böyle, fi’ilen olduğu kadar kavlen de cevapsız kalmış olmasına rağmen büsbütün tesirsiz kalmadığına delâlet eden emarelere dest-res olmuyor değiliz… Zâten o hareketimizle biz, boş bir evin kapısını çaldığımıza kat’iyyen eminiz. Bu emniyetimizi yaşatmak için, lisân-ı resminin mevâ’îdine istinâd ettiğimiz halde atılacak kat’î rücu’ adımlarını bekliyoruz.

 Bu intizârı düşünce bize burada geçen defaki «miş»lerin ardına gizlendikleri perdeyi bir derece daha açarak vekâyi’e yakından temas etmek, hâdisatın üzerinde bir sır gibi duran mechûliyet bulutlarını, mümkün olduğu kadar eritmek mecburiyetini veriyor. Ve bizi Çerkes’in Türk’e kasden hıyanet etmediğini gösterecek nurun îkâdına şiddetle teşvik ediyor. Biz de ona tâbi’ olmaktan vicdanî bir haz duyuyoruz.

***

Vakıa ilk arızamız sûret-i umûmiye ve resmiyeda derin bir sükût ve lâkaydi içinde kendi elimlerinden başka bir cevâb-ı şâfî ile karşılaşmadı. Amma aynı zamanda duyan ve hisseden Türklük vicdanı da onun samimiyetine yabancı kalmadı. Bu bizim için bir tesellidir. Bize bu teselliyi veren, birçok taraflardan sûret-i hususiyede agâh edildiğimiz mütâlâalardır. Türk vicdanının telâkkiyâtına beliğ tercümanlar diye kabul ettiğimiz o mütâlâaları icmal etmek icâb ederse, kendiliğinden şu fıkra doğar:

«Türkiye’de bir Çerkes mes’elesi yoktur ve olamaz. Türk için Çerkes’in imhasını mevzu’bahs etmeli abestir. Binâenaleyh tehcir ve taktîl de tasavvur edilemez. Çünkü Türk şimdiye kadar Çerkes’i kendisinden ayrı bir şey gibi telâkki etmiş değildir.

«Ancak hâl-i harbin ve belki biraz da hikmet-i siyâsiye ve içtimâiyenin lüzum gösterdiği muvakkat bir hususiyet hâli hâsıl olmuş ve onun icâbı olarak ba’zı köylerin mevki’leri tebdil edilmiş olabilir. Bu umûmî addedilmemelidir. Fevkalâde hallerin fevkalâde icrââtından ibaret olup geçici şeylerdir…»

Bu suretle icmal edebildiğimiz dost mütâlâalarının samimiyetinden şüphe etmiyoruz. Şüphe etmeyi günah telâkki ediyoruz. Şu kadar var ki yapılan işin derece ve ehemmiyetini, şümulünü, ta’allukunu… «O hikmet-i siyâsiye ve ictimâ’iyye»nin evvel ve âhirini iyice ta’mik(q) ettiğimiz için kayd-ı ihtiyatla (âmin-hân) oluyoruz… Hâdisât da ma’alesef, bizimle beraber aynı safa giriyor. Çünkü bu işde bir şeytan parmağının izleri göze batmaktan hâli kalmıyor…

Bu dakikada, bizim de dostlarımız gibi nefy ve inkâr etmesini cidden arzu ettiğimiz «Çerkes mes’elesi» fi’len ve feci’ bir surette mevcûd bulunuyor. İsterseniz siz bi’l-kuvve böyle bir şey yoktur diye bağınınız. Hâdisât onu herçi-bâd-âbâd ikâme ve idâmeye hâhişger görünüyor. Ortada kaybolan şey mes’ele değil, mes’elenin mâhiyetinden ibarettir. Geçende şeref-yâb-ı mülakatı olduğumuz pek değerli ve pek münevver bir meb’ûs-i muhteremin mülâhazatı bu mâhiyeti bir dereceye kadar tenvir ediyordu.

Buyuruyorlardı kî: «Çerkes mes’elesi yoktur. Çerkeslerin imhası ne hükümetçe, ne de Meclisçe tasavvur edilmiş değildir. Yalnız seri’ bir temlil için lâzım-gelen Türk kesafetini hâsıl edecek bir taksim ve tevzi ameliyyesi vardır. Yapılan şey bundan ibarettir. Bu da tabi’idir. Hatta şimdiye kadar bulundukları mevâ-ki’de unsur-ı aslîden daha kesif kalmış mıntıkalar mevcudsa onlar da dağıtılacaktır. Bu ameliyyeler esnasında hiç kimsenin zerre kadar “mutazarrır olmaması, yalnız bir seyâhat-ı tenezzühiyye icra eder gibi bir köyden diğer köye nakl etmesi düsturu ta’kib edilecektir. Eğer zulümden bahsediliyorsa buna mâni’ olmak için dağıtma ve sevk etme, yerleştirme me’mur-larını da Çerkeslerden intihâb ve ta’yin pek mümkündür.»

Biz bu mütâlâayı enine boyuna düşündük. Bir rehber gibi gösterilen bu fikri izah edecek iki yoldan başka bir yerde ışık görmedik. Fikrimizce bu her iki yol da rehber ve düstûr ittihaz edilecek bir l’ikr-i esâsiye temel olacak kadar metin değildir.

Bulduğumuz yollar şunlardır:

1       — Çerkeslere emniyet ve i’timad edememek, onların ilk fırsatta isyan ve ihtilâl ile ya bir muhtariyet veya bir istiklâl iddi’a edeceklerine inanmış olmak…

2       — Maddî ve manevi teşekkülât ve mevcudiyet itibariyle Türkleri, Çerkeslerden dûn bir seviyede, bi-nâenaleyh onların istismarına mahkûm farz etmek…

Şimdiki hâlde bunları burada münâkaşa etmek istemiyoruz. Yalnız birinci arızamızda olduğu gibi şuracıkta da arz etmek isteriz ki, eğer Çerkeslere itimâd caiz değilse onları harman savurur gibi savurmak suretiyle yerlerinden, yurtlarından söküp memleketin asayişini tehdit eden çıplak serseriler mâhiyetine kalb etmektense kapı dışarı etmek, geldikleri yere, yâni eski yurdlarma kovmak evlâdır. Bu sayede Türklük ve Türkiyelilik kendine belâ, olacağına zâhib olduğu bir unsurdan, fitne ve fesadın menba’ı diye zu’mettiği bir ırktan halâs bulmuş olacağı gibi altmış senedir hasret çeken güzel Kafkas’ın ıssız ocaklarının tekrar tütmesine de hizmet edilmiş olur. Bu târihin de takbih edemeyeceği bir hareket ve belki insanî bir hizmet demektir.

Ve yine eğer Çerkesler, Türkler’e faik bir mevcû-diyet-i fikrîye ve iktisâdiyyede iseler müsavatı, Çerkeslerin elindekini almakla değil, Türkleri onların bâlâsına çıkaracak tedâbir-i asrıyyeyi ittihaz ile te’min etmek daha semere-bahş ve ma’kûl değil midir?..

Fakat bize öyle geliyor ki bu şeyi böyle düşünmek ve yapmak bu memleketin Türk memleketi, bu milletin Türk milleti, buradaki ekseriyet-i azîmenin Türk ekseriyeti, buradaki harsın Türk harsı olduğunda şüphe etmekle müsavidir. Hatta sâdece şüphe etmektir. Böyle bir şüphe mevcudsa icrââta gayr-ı Türk, fakat Türkün asır-dîde ve vefakâr bir aile akrabası olan bir unsurun fâide-destgâhlarını yıkmakla değil belki o şüphe edilen şeylerin hakiki sürümlerini ma’kûl ve insanî tarzlarla telkin etmekle başlamak gerektir. Müfid ekalliyetlerin Türkleşmesini geçen arîzada da mücmelen îzâh ettiğimiz gibi, asrî ve ilmî teşkilât yavaş yavaş hâsıl eder. Bu (yavaş yavaş )tan memleket de, millet de faide görür, zarar görmez. Eldeki (çabuk çabuk) siyâsetinin ise zarardan başka mahsûlü yoktur. Şimdiye kadar hiçbir yerde ‘iktitâf edilmemiştir de…

Bu fikirler bize rehber olduğundan hükümetin ve millet meclisinin samimiyetinden, hüsn-i niyetinden de şüphe etmiyoruz. Yukarıdaki müfrit mülâhazaları ufak ufak hey’etçiklerin henüz tebellür edememiş nokta-i nazarlarıdır diye kabul ediyoruz. Çok teessüf olunur ki, hükümetin sırf bir sâika-i zaruretle def-i belâ için ihzar ettiğini zannetmek istediğimiz, 2 Mayıs 339 kararnamesi tatbikatı bu müfrit fikirlerin gayr-ı mütebellir te’sirleriyle bir fâci’a şekline inkılâb etmekten kurtulamamıştır.

Buna şâhid (Gönen) ve (Manyas) mülhakatında adetâ selâhiyeti sû-i istimal diye tavsif edilebilecek bir vüs’at ve hususiyetle yapılan icra’âttır. Bugün, oralarda yalnız Çerkeslere âid olmak üzere, hem de Türklerle muhtelit olanlarından yalnız Çerkeslerin seçilmesi suretiyle 14 köyün yerinde yeller esiyor. Dünün şen cıvıltılarıyla neşelenen yuvalarında bugün kuzgunlar ötüyor. O köylerin sahipleri olan binlerce erkek ruhlu ve vefakâr Çerkesler, imânı bütün olan bu müslümanlar ise çoluğuyla, çocuğuyla, hastasıyla, alîliyle, ihtiyarıyla Anadolu’nun isimsiz ovalarında sefaletin en derin bir köşesinde insanlığın kabul edemeyeceği bir pespayelik içinde sürünüyorlar. Mademki bir Çerkes mes’elesi mevcûd değildir, ya bu bedbahtlıkların manâsı nedir, çayırlarda tırnaklarıyla ot kökü çıkarıp karnını doyuran bu sefillerin kabahati neydi, ne günâh işlemişdirler? Buralarını hakiki olarak bilene rast gelmedik!.

Yalnız bir şey öğrendik; o da lisân-ı resmîden nîm-mübhem bir surette’ tereşşuh eden delâil ve emareler-den ibaret… Onlara göre Çerkesler, ale’l-husûs bu on-dört köyün, ondört türlü bedbaht olan insanları, Yunanistan’da teşkil, edilen bir «Anadolu İhtilâl Cemiyyet-i Osmâniyyesi» ile alâkadar olmakla maznundurlar.

Bu tatmin edici bir cevâb değildir. Hakikatin kendisi olmaktan ziyâde hakikat güneşinin önüne açılan

(Hak) örtücü bir buluttur. O zail olduğu zaman ancak (Hak) doğabilecektir. Ne çâre ki o vakit doğacak

(Hak) öksüz ve yetim kalacaktır. Çünkü o zamana kadar onun âid olduğu bu vücudların kemikleri bile kalmamış bulunacak, (âh!) çeke çeke hep türâb olmuş olacaklar…

Pek iyi biliyor ve iddia, ediyoruz ki, artık bir daha hortlaması imkânı dahi kalmayan o «Anadolu İhtilâl Cemiyyet-i Osmâniyyesi» Türklüğün olduğu kadar, hatta çok daha ziyâde Çerkeslerin zararına idi. Buna Çerkesler umûmiyetleriyle iştirak etmemişlerdi ve edemezlerdi. Çünkü onlar her önlerine çıkanın ardından gidecek kadar kör, sağır ve düşüncesiz değildiler. Kuvve-i mümeyyizeleri akla karayı seçemeyecek kadar kasır değildi. O yalnız kuyruk acısı ile kıvranan üç-beş kişinin Yunanlık hesabına kendilerine öc almak için atıldığı mâcerâ-perestlikten başka bir-şey değildi. Onun nâmına Anadoluya yayılan bir avuçluk ölüme susamış serseri var idiyse onların ancak bir kısm-ı kalîli Çerkes idi. Mütebakisi gayr-ı Çerkes, Türk ve Yörüktü.

Mes’ele biraz ta’mik edilince bu hakikat kendiliğinden tebeyyün ve ta’ayyün ediyor. Şöyleki (Lozan) Konferansının pek had bir devresi idi. Yeşil masalar kızıl bir renk almak isti’dâdlarını göstermeye başlamıştı. O sıralarda gazeteler Yunan adalarından ve sevâhilinden kopan çeteci fırtınalarının Anadolu sahillerine çarpıp parçalandığını mütemadiyen ilân ediyorlardı. İşte Çerkeslerin son felâketine ilk başlangıç bu hâdisâttan doğuyordu. Sûret-i resmiyede tehcire vesile veren yalnız bu çeteler ve eşkiyâ-yı siyâsiye idi.

Biz resmiyetin işaret ettiği bu hedefi ele aldık, ta’mik (derinleştirmek)ettik. Vâsıl olduğumuz netice yalnız Çerkesler-den 14 köyün dağıtılmasına bu mes’elenin esaslı bir, sebep teşkil edemeyeceğini gösterdi. Yaptığımız tahkikât-ı husûsiye ile dest-res olduğumuz malûmatı, mülâhazamızı te’yiden, ber-vech-i âti kayd ediyoruz:

Yunanlıların Anadolu’dan tardından sulhun imzasına kadar geçen zaman zarfında Yunanistan’dan Türkiye, ta’bir-i diğerle Biga, Manyas ve Gönen havalisine yalnız üç siyâsî çete dâhil olmuştur:

1— Mülâzım-ı evvel Mehmed Ali Çetesi,

2— Kel Aziz Çetesi,

3— Kanlı Mustafa Çetesi,

Bu üç çeteden evvelki (Manyas), ikincisi (Gönen), üçüncüsü de (Biga) havalisine me’mûr edilmiştiler zannedilmektedir. Çeteleri teşkil eden eşhasın menşeleri bu zannı hüküm derecesine çıkaracak kuvvettedir. Mamafih ilk çeteden mâ’âdâsı hakkında vazıhve mufassal malumat yoktur, yahut daha mütevazı’ bir ifâde ile biz dest-res olamadık. Cereyân-ı hâle göte hükmedilebilir ki bunların istîsâlindeki sür’at ve şiddete inzimam eden eşkiyânm ekseriyetle yabancı vilâyetlerden bulunması halkça eşhasın tanınmasını müstehil kılmıştır. O derecelerde, ki ikinci çeteden, aşağıda görüleceği veçhile yalnız çetebaşı tanınabilmiş, başka kimse tanınmamış, bilinmemişti. Hatta bu meşhur sergerde Gönen’e geldiği zaman mâ’iyyetin-ae bulunan 9 kadar serseriden hiçbirinin Çerkes olmadığı da -kaviyyen iddi’a edilmektedir. Ve bunun doğruluğu muhakkaktır. Buna rağmen biz bu çetede elebaşıdan mâ’adâ isimleri meçhul üç Çerkesin daha bulunduğunu iddi’â edenlerin tevatürünü kabul etmekte beis görmüyoruz. (O zamanın teröristlerinin yani çetelerin Çerkesler adı ile anılması başlarına sıkıntıların gelmesine sebep olduğunu düşünüyoruz.)

Üçüncü çete ise ilk adımında ölümle kucaklaşmış, bir hafta bile yaşayamamıştı. Bunun Çerkes efradı da dört beşi geçmiyor…

Birinci çete: 338 senesi Teşrin-i Banisinde (Ayvalık.) civarından hududu geçmiş. Mevcudu 25 ile 30 kişi (Rivâyât bunu 50′ye kadar çıkarıyor.) iki kola ayrılmış yedi ila dokuz kişilik bir kol Yörük İsmail Efe, bir rivayette Çallı Kadir Efe nâmında birinin emri altında (İzmir) havalisine, diğerleri de (Manyas) havalisine doğru istikâmet almışlar…

Çetenin asıl kumandanı Mehmed Ali, Balkan Harbinde ilk yetiştirilen ihtiyat zabitlerinden iken bilâhare jandarmaya nakil etmiş, 335 mütârekesi bidayetlerinde (Manyas) havâlisinde eşkiyâ ta’kibatına memur edilmiş bir Türk genci. Bu çete kısm-ı külliyi teşkil eden Manyas kolu ile İzmir kolu henüz ayrılmadan. Dikili’de ilk müsademesini veriyor ve çetebaşı Mehmed Ali mecrûhen ele geçiyor. Bunun üzerine zabt u rabttan ârî kalan başıbozukları teşkil etmek vazifesi Mürüvvetler köyü ahâlisinden Tâkiğ Şevket’e intikal ediyor.

Bilhassa arnikan tahkik ettik: Bu 25 (veya 50) şahıstan yalnız altısının Çerkes, mütebakisinin de gayr-i Çerkes, Türkmen ve Yörük olduğunu öğrendik. Altı Çerkesin dördü Manyas kolunda, ikisi İzmir kolunda… Üçü Manyaslı biri İzmitli, ikisi İzmirli.

Az bir zamanda iş göremeyecek bir hâle giren bu çetenin en son elde edilen ferdi Tâkiğ Şevket olmuş. Bu 7 Haziran 339′da meyyiten istisâl edilmiş. Halkça Şevket’i saklamış olmakla en çok ittiham edilenler; bir teyzesi ile Çerkes olmayan bir eniştesidir. Evvelki on seneye mahkûm edilmiş, sonraki beraat kazanmış…

Bunların Teşrin-i Sânı’den Haziran’a kadar bir iş görebildiklerini tasavvur etmek o civar köylülerine cürüm isnâd etmektir. Çerkes ahâli öyle zu’m ve zannedildiği, farz olunduğu gibi bu adamları himaye etmiş değildi. Nasıl ki bu altı Çerkes de muhtelif tarihlerde hemen kâmilen civar Çerkesleri tarafından vuku’ bulan ihbarlar üzerine dâima sıkıştırılmış, aç, çıplak kalmaya, en nihayet arz-ı teslimiyet etmeye mahkûm edilmişlerdi.

İkinci Çete:

1339 Nisanının 23′üncü Pazartesi günü Bayramiç havâlisinde Dalyan iskelesinden Türk topraklarına ayak basmış Kel Aziz isminde eski bir şakinin emri altında hareket eden bu çetenin mevcudu 19 kişi (ri-vâyât bunu da 30′a iblâğ ediyor) içlerinden ikisi gayr-i müslim, üçü (bir ihtimâl ile) Çerkes, mütebakisi Bursa ve İzmir ahâlisinden…

Bu çetedeki, çetebaşı ile beraber, dört Çerkesin hemen üçü o sevâhilin ve o vilâyetlerin çocuklarından değil. Tahkikat bunların daha yukarı ve içeri sancaklara mensûb olmaları ihtimâlini gösteriyor. Bu i’tibârla halk onları tanıyamamış bulunuyor.

Bu hâl ile onların da tanımadıkları ve tanınmadıkları dağlarda, bilmedikleri köyler arasında bir iş görebilmeleri melhuz olamazdı. Nasıl ki ilk adımda hemen hepsi, örümcek ağına düşen sersem sinekler gibi, sevâhiî muhafızı müfrezelerin ortasına düşmüş, memleket ayaklandırmak yerine canlarını Cehenneme doğru ayaklandırarak ölüme yuvarlanmışlar. İçlerinden kaçıp etrafa iltica edebilenler de birer birer teslim edilmişler, hiç bir taraftan himaye görmemişlerdi.

Üçüncü Çete:

Anzavur’un oğlu Kadrinin bir kaç arkadaşıyle takviye ettiği Bigalı meşhur Kanlı Mustafa Çetesi idi. Bu da 1339 Mayısının nihayetlerine doğru Çanakkale’deki İngiliz işgal mıntıkalarından istifâde etmek suretiyle hududu geçmiş… Fakat ihtilâle değil ölüme karışmış olduğunu sonradan anlamıştı. Bunları da Türk topraklarına tekrar çeken şey, iş, ihtilâl vesilesiyle (ecel) olmuştu. Daha Biga’ya girmeden yaptıkları bir müsademede perişan edilmişler. Kadri ve ba’zı rüfekâsı kimi meyyiten kimi mecrûhen ele geçirilmişler…

Bu çetede de Çerkes ve Türk karışıkmış. Kanlı Mustafa’nın avanesi çetenin ana direğini teşkil ediyormuş. Bunlar kamilen gayr-ı Çerkes, Türkmen, Yörük vesairedir, diye gösteriliyorlar.

Muhtelitan mecmu’ları 25 kişi (rivâyâta göre bu da 70) kadar sayılıyorsa da ilk adımda dağıldıkları için hiç bir iş görmeye muvaffak olamamış, melanetlerini fiile isal edememişlerdi. Bu çetedeki Çerkeslerin ikisi Bigalı biri Manyaslı imiş.

Bu son iki çetenin, bilhassa Kel Aziz çetesinin istîsâlinde elde edilen matbu’ beyannameler ve evrâk-ı saire bir ihtilâl tertibatı ihzar edildiğine ve bu teşkilâtın Anadolu Hükümeti aleyhine Yunanistan’da bir merkezden idare edildiğine kat’iyyen şüphe bırakmayacak bir mâhiyette imiş…

Çetelerin Midilli’den Anadolu’ya geçmelerini temin eden İzmirli bir gayr-ı Çerkes imiş. Onun fa’aliyet ve delâleti, bütün vesâiti temin etmiş imiş…

Üç çete de mecmu’ları yetmiş ila yüz elliyi tecâvüz etmeyen bu serserilerin a’zamî yekûnu ba’zıla-nnca yüz yetmişe kadar çıkarılmaktadır. Her iki halde de Çerkes olanların adedi için a’zamî 15′ten fazla bir rakam sayılamıyor.

Ancak 14 ila 15′i gösteren bu Çerkes yekûnunun yanlış olması ihtimâli pek azdır. Mamafih ihtiyaten buna 5-6 daha ilâve edebiliriz. Bu halde bile umumî yekun diye gösterilen 70 ila 170′in yanında vasati olarak ancak onda bir derecesini verir ki, diğer onda dokuzun kim ve ne oldukları hakikaten pek cây-i suâl ve meraktır.

Bu üç çete arasında en büyük mukavemeti yalnız ilk çetenin dağılan efradı göstermişler. Diğerleri ilk adımlarında başlarını sarsılmaz bir kayaya çarptıklarını öğrenmişlerdi. Şu halde maksatları, gayeleri, emelleri de henüz doğmadan boğulmuşlardı demektir.

Bununla beraber en meş’ûm rolü tehcire vesile vermek suretiyle oynayan da ikinci çete olmuştu. Bunun, hatta bundan sonrakinin de bir kaç nefeslik ömürle

Anadolu’ya girmiş olması Çerkesler için hiç de ehemmiyetli bir şey hâsıl etmedi. Meş’ûm neticeye tebdil-i istikamet ettiremedi. Cereyân-ı hâl denilen lâkayd derviş yine bildiğini okudu. Birçok gayretlerine, vefakârlıklarına rağmen Çerkes köyleri dağıtıldı. Hem de bu satırları yazdığımdan beş on gün evvel, men-i şekavet kanununun (Terör Kanunu) Meclis-i Millîde hîn-ı müzâkere ve münâkaşasında hey’et-i vekile reis-i sabıkı beyefendinin münakkıd meb’ûsları iskât eden cevapları hilâfına umumiyetle dağıtıldı. Sabık hey’et-i vekilenin sabık reisi o gün berây-ı müdâfa’a şöyle buyuruyorlar-di: «Efendiler, eşkiyâya yataklık edenlerin dâhile nakli demek hiç bir zamanda umumî bir muhaceret (göç etme) demek değildir. Bu gibilerin adedi pek mahduttur. Bu maddeye dokunmayınız.»

MADDE İBKÂ (BIRAKILIP) EDİLDİ. KANUN TASDİK OLUNDU. AMMA HUDUTLARINA NELERİN GİREBİLECEĞİ DÜŞÜNÜLMEYEN «UMUM» TA’BİRİNİN NE KADAR ELASTİKÎ BİR MÂHİYETİ OLDUĞUNU ÇERKES KÖYLERİ İLAN EDİP DURUYOR. BİR DE ZATEN O KANUN HENÜZ KARARNAME İKEN YAPACAĞI İŞİ YAPMIŞ, ONDAN SONRA MİLLETVEKİLLERİNİN HUZURUNDA ARZ-I VÜ-CUD ETMİŞTİ…

Mantıkî düşünülmek lâzım gelirse şakileri, bahusus 14 köyün perişanlığına, kahredilmesine sebep olan eşkiyâ-yı siyâsiyeyi himaye eden bir köyün değil, bir ferdin bile vücudunu iddiaya imkân kalmaz. Malûmdur ki; köylü eşkiyayı seve seve, isteye isteye saklamaz. Onları «şerrine la’net» diye besler. Hükümetin, zabıtanın izhâr-ı acz etmediği mahal ve mekânlarda halk, köylü ne asabiyet-i kavmiyeye, ne de asabiyet-i diniyyeye tâbi’ olur. Sadece menfâatinin, huzurunun, refahının izlerini ta’kib eder ve dâima hükümetle beraber bulunur. Çünkü eşkiya geçici ve serseridir. Hükümet müstekardır. İstikrarda ise refah vardır. Huzur vardır, kıdem vardır, bekâ vardır. Eşkiyanın himâyesi herkes bilir ki ancak zabıtanın aczi, köylüyü müdâfa’a ve sıyânete kifayetsizliği hâlinde kerhen ihtiyar edilen zaruri bir yoldur.

Son hâdisâtın tarihine bir göz gezdirelim. Görürüz ki. o zaman hükümet, hükümet-i mülkiye pek kuvvetli idi. Yalnız değildi. Harp tehlikesi jandarmayı ordu ile takviye ediyordu. Bahusus herkeste büyük ve misli bulunmaz bir zaferin takviye ettiği yüksek bir ma’neviyat da vardı. Binâenaleyh köylünün gurur ve izzet-i nefsi gibi huzuru da emniyet altında idi.

Ancak bu sayededir ki ihtilâlci ağalar halk tarafından öyle kolayca birer birer teslim edilmişler, ihbar olunmuşlar, oralarda harmanlayacak bir hâle getirilmişlerdi. Biz öyle kanâat hâsıl ettik ki o çetecileri, hayatlarının faizini verir gibi, ekmek vererek besleyenler, Çerkesler değildi. Türkler de değildi. Yalnız hayatından, mal ve menâlinin selâmetinden emin olmayan zavallılardı. Henüz iskân edilmemiş aşiretler de bu meyânda ta’dâd edilebilirler. Onların âdât ve teâmülâtı, düstur ve kanunları hükümet aleyhdarlığından ve hükümet aleyhdarlannı mahv oluncaya kadar, himayeden başka bir şey emretmez. Yeter ki bu gibi kimseler kendilerine dahîl etmiş olsunlar. Akıbetleri mü’men olmasa bile bir ve belki birçok yardımcı bulmuş olurlar. Bunlar ise dağ kollarındaki köyler, bilhassa hayme-nîşinlerdir. Ki tamamen Çerkesin gayrıdırlar.

Bir çetecinin bir köyde barınması o köyün hey’et-i umûmiyesinin bundan haberdar olduğuna da delâlet edemez. Bu gibi şeyler sır olup iki üç şahsın hu-dud-ı ıttıla’ım tecâvüz etmez.    Saklananı bilenlerin adedinin artması çetecilik kavâidine tevâfuk etmeyen bir şeâ’mettir. Çeteciler böyle bir çokları tarafından duyulup tanındıkları köylerde barınamazlar. Çünkü mevzü bahs olan hayattır. Başka bir şey değil…

Esasen bu gibi teşkilatlar köylerle değil, fert ve şahıslarla yapılır, başarılır. Köylerin umumiyetinin kat’iyyen haberi, şüphesi bile olmaz, ruhu duymaz. Onlar iş kemâle erdikten sonra emr-i vâki’ karşısında bırakılırlar. Geçen vâk’ada hükümetin müteyakkız hareketlerinin ve halktaki zafer ruhunun böyle bir şeye imkân vermediği gün gibi muhakkak bir keyfiyettir.

Bu halde ise köylerin dağıtılmasında âmil olan şey diye, müfrit mefkûreciliğin ihtiyatın tahtında gizleyerek tatbik ettirdiği fikr-i mahsûsundan başka ortada bir şey kalmıyor.

Görülüyor ki, Çerkesler uğradıkları cezaya müstahak olacak günahkârlar değildirler. Eğer o eşkıyanın bu mıntıkalara yayılmış olması o köylüler için bir cürüm idiyse bütün o havalideki gayr-i Çerkes köylerin, obaların, bilhassa Çerkesle muhtelit olduğu halde istisna edilen, hatta Çerkesler aleyhine bir silah-ı ittiham gibi kullanılmak için tahrik edilen köylerin de şerik-i cürm olmaları lâzım gelmez mi idi?.. Cereyân-ı hâl ile bu nokta karşılaştırılınca meydanda yükselen sahneye «Çerkes Mes’elesi»nden daha lâyık bir isim bilmem bulunabilir mi?.

Bunun aksini kabul etmek, Çerkeslerin, bunca zamandır Türke vefakâr kalmış, müstesna bir unsurun re’sen, müstakilen, tamamen ve mutlaka mücrim olduğunu iddi’a etmeye mu’âdil olur ki gerek vakâyi’ gerek eşhas, gerek hâdisâtm kahramanlarının kavmiyetleri bununla ta’arruz edip duruyor…

Hatırımıza gelmişken şuracıkta istitrâden arz ediverelim: Geçen defa nasılsa sevk-i kelamla kullanı verdiğimiz tehcir ve taktil ta’birleri de bir çok dostlarca ta’yib ediliyor. «Ne tehcir var, ne taktil, yalnız ahvâl-ı fevkalâdenin fevkalâde icrââtı» deniyor. Bilmem bu ta’birlerin filen ayrı ma’nâları var mıdır?

Tehcir, lügaten arzusu hilâfına hicret ettirmek değil midir?

Taktil ise mutlaka satırlarla, baltalarla kafa kesmek, cesedleri ateşte kebap etmek mi demektir?

Herhangi suretle olursa olsun ölümler intâc eden hareketlere bir nev’i taktilden başka ne derler… Çerkesler için reva görülen, ta’bir-i hafif ve zarifiyle, ahvâl-ı fevkalâdenin fevkalâde icrââtından olan dâhile nakl etmek siyâseti ise bu iki kelimenin ma’nâlarınm en kuvvetli tecelliyâtını arz etmiyor mu?

Evvelâ: Dâhile nakl etmek demek, müte’addi olduğu için tehcir demektir. Hem de en feci’ ma’nâsıyla malından, mülkünden, herşeyinden olarak tehcir demektir.

Saniyen: Bu suretle Allah’ın çöllerine, dağlarına serpilip dağıtılan insan sürüleri vesaitsizlik, parasızlık, gıdasızlık, çıplaklık, hastalık… ilâ âhirihi ile koyun koyuna ölüme sevk edilmişler demek değil midir? Bu ise taktilin satirli, baltalı nevinden daha elim ve feci’ bir imha tarzından başka ne ma’nâ verebilir ki?..

Mamafih biz niçin böyle yapıldı demedik ve demiyoruz. Böyle bir suâlin beyhude ve bîsûd olduğunu müdrikiz. Bizim mesrûdâtımız, yapılan bu şey yanlıştır ve zarardır. Belki de ele düşen bir fırsat diye, müfritler-ce merkez emirlerinin sû-i istimalidir, demekten ibaret… Zararın ise neresinden dönülürse o kârdır ve yanlış hesabın tâ Bağdat’tan dönmesi akıl ve mantığın emredip durduğu bir şeydir.

***

Şimdi samimiyetinden emin olduğumuz Türk vicdanı acaba hâla Çerkeslerin uğradığı felâket sillesinin şiddet, vüs’at ve şümulünde şüphe ve tereddüt ediyor mu? Oh yâ Rabbi… Bunu nasıl izâle etmeli? Çerkes ile Türkün arasına giren «Kara kediyi» nasıl def’etmeli?..

Bu gayeyi istihsâl ümidiyle şimdiye kadar 14 köyün Anadolu’nun ücra köşelerine dağıtıldığını, 30 köyün de çırılçıplak kalmasına sebebiyet verilmiş olduğunu açıkça göstermek istiyoruz. Allah la’netlerini bu işin müsebbiblerinin üzerine etsin!.. Filhakika, velev zahiren olsun, vesileyi verenler zâten cezâyı sezalarını buldular. Geri kalanları, kıyıda, bucakta tanınmadan gezenleri varsa dileriz Allah’tan ki onlara böyle çabuk ölüm değil ebedî sefalet refik etsin!..

İşte size bir esbâb-ı mucibe muhtırasıyla bir ced-vel takdim ediyoruz. Ki tehcir edilenlerle olduğu yerde yokluğa yuvarlanan 14 köyün isim ve mahallerini, nüfuslarını, bilhassa kaldırılan, dağıtılan 14 köyün hebâ olan hayvanât ve mezru’âtı yekûnuyla, nüfus nisbetini takribi bir hesabla ihtiva ediyor:

İlk kaldırılan köy, birinci çetenin parçalanmasını müte’âkıb 338 senesi Kânunlarında, sancak dahilinde Kebsut nahiyesinin köylerine idâreten taksim edilen Mürüvvetler karyesidir. Takiğ  Şevket bu köydendi. Şimdi Şevket çoktan ölmüş, çeteden eser kalmamış, lâkin bu köy hâlâ yerine iade edilmemiş, serpildiği yerlerde elim bir vaz’iyette sürünmektedir.

Asıl tehcir ikinci çetenin, yani Kel Aziz Çetesinin hurucundan sonra başlamıştır 2 Mayıs 1339 Çarşamba günü cami kapılarına ta’likan i’lân edilen Dâhiliye Vekâletinin bir ta’mimi tehcirin mâhiyet-i feci’asını ve tevessü’ kabiliyetini pek açık göstermektedir. Üç madde üzerine müretteb olan o ta’mim aynen denebilecek bir kat’iyyetle, şu me’âlde idi:

1— Anadolu İhtilâl Cemiyyetinin ihrâc ettiği şakilerden herhangi bir ferdin bir köyde barındığı, iaşe edildiği haber alınırsa o köy Anadolu dâhiline dağıtılacaktır.

2— Mezkûr efrâddan karyede ihtifâ edenler müfrezelerce haber alınıp müsademeye ve karyenin ihrâkına sebebiyet verildiği hâlde müfrezeler kafiyen mes’ûl olmayacak, bu mes’ûliyet köylere âit olacaktır.

3— Bu kabil efradın ihtifâ ettikleri mahalleri ihbar veya derdestlerini teshil edenlere 200 lira mükâfat verilecektir.

Belki fevkalâde olan vaz’iyyetin icab ettirdiği bu hâl haddizatında pek feci’ ve insafsız bir akıbet hazırlamış oluyordu. Bir ferdin hareketinden bir köyü mes’ûl tutmak gibi nev’i ma’lûm olmayan cezaların tedhiş ve terhibten başka ma’nâlarını bulmak çok zor bir iştir. Bu ta’mimin halk üzerindeki dehşet-nâk te’siri hakikaten pek derin olmuştu. Herkes büyük bir faaliyetle eşkiyâyı siyâsiyeyi kovmaya şitâb ediyor, onlardan birine rast gelen herhangi bir kimse, sekerât-ı mevtini yaşarken, baykuş sesi duymuş bir hasta gibi teşe’üm ediyordu.

Heyhat!.. Halkın bu korkunç vaz’iyyet karşısındaki ihtiraz ve ihtiyatı, hükümete müzahereti semere-lenememiş, ta’mimin ilanından 15-20 gün sonra büyük bir faaliyet başlamış; birinci madde, fakat arnikan tahkik ve tebyin edilmeksizin ale’l-ekser yalnız bir ihbar üzerine kemâl-i şiddetle tatbike başlanmış… Ve iki ay zarfında tamam ondört köy birbirini müte’âkib yerinden sökülmüş, bir gün evvel şen kahkahalarıyla mes’-ûd birer âşiyan olan evleriyle büyük ağaçların yeşil gölgelerinde âsûde bir huzur yaşayan hulyâlı köyler çakallara me’vâ edilmeye başlamıştı. O köyleri ber-vech-i âti ta’dâd ediyoruz:

 

Gönen Mülhakatından

Köylerin İsimleri        Kaldırıldıkları Tarihler                     Kaldırıldıkları Günler

1       — Uç Pınar         28   Mayıs   339                 Pazartesi

2       — Mir’âtlar         5 Haziran 339                                    Salı

3       — Sızı                    9 Haziran 339                                    Cumartesi

4       — Keçideresi     13 Haziran 339                                  Çarşamba

5       — Keçeler          16 Haziran 339                                  Cumartesi

(Mehmed Ali Bey)

 

Manyas Mülhakatından

6       — Kızıl Kilise       7Haziran 339                      Perşembe

7       — Yeniköy          7Haziran 339                      Perşembe

8       — Dümye           7 Haziran 339                     Perşembe

9       — Ihça                 11 Haziran 339                   Pazartesi

10     — Karaçalılık      13 Haziran 339                   Çarşamba

11     — Bolcaağaç      13 Haziran 339                   Çarşamba

12     — Değirmen      21 Haziran 339                   Perşembe

         Boğazı

13     — Hacı Osman  21 Haziran 339                   Perşembe

14     — İlk kaldırılan Mürüvvetler köyü 338 Kânunlarında

Bu köylerin birçoğu eşkiyâya yataklık etmek değil, hatta şahıslarını bile görmemiş, tanımamış idiler. Hem, bugün artık pek iyi görünüyor ki terhib ve tedhiş ile beraber bir fikr-i mahsûsa, da istinâd eden bu dağıtma ameliyyesi pek keyfi bir surette tatbik edilmiş, kararnamenin birinci maddesiyle i’lân edilen umûmî ma’nâ yalnız Çerkesleri kasd eden bir hususiyet şekline kalb edilmişti. Diğer tarafı yalnız zevahirde ve cami kapılarında asılı kalan bir ilân hâlinden çıkmamıştı.

O derecelerde ki, aylarla zaman mahkemelerin her hangi bir Çerkes’in şehâdetini kabul değil istima’ bile etmediği bugün ufak bir tahkik ile öğrenilen en basit bir misâldir. Bir köyün kaldırılması için her şeyden evvel Çerkes olması, ikinci derecede de ufak bir ihbar veya isnâd, ehemmiyetsiz bir şüphe kâfi geliyordu. Bunlar da zevahiri kurtarmak gayesine ma’tuftu diye hâsıl olacak zanda çok hata yoktur denilebilir. Her tarafta Çerkesler aleyhine müthiş bir propaganda yapılıyor ve bütün kuvvetiyle tevessü’ ediyor. «Hain Çerkes!» her dilde yer edip gidiyor… Böylece binlerce zavallı ne olduğunu bilmedikleri feci’ sahnelerin aktörleri gibi renkten renge sokuluyorlardı. Sanki o günlerde Anadolu’da yalnız Çerkesler şekavet yapıyor, yahut isyan etmiş, hükümeti taklibe kalkışmıştı. Böyle bir telkinin yaşatıldığma en sarih delil ta’mim-i resminin ilk maddesindeki; eşkiyâ-yı siyâsiyyeye yataklık eden köylerin Anadolu dâhiline dağıtı-lacağı kaydının umûm için ma’nâsız bırakılmış, yalnız Çerkeslere ta’alluk eden bir madde hâline getirilmiş olmasıdır. Kaldırılan 14 köy arasında gayr-i Çerkes bir köyün bulunmamasına, Türk, Rumeli muhaciri ve Çerkes muhtelit olan beş köyden de yalnız Çerkeslerin seçilip alınmasına başka bir ma’nâ vermek o maddeyi tekzip etmek demektir.

Bu fa’aliyet ve icrââtın müfid olduğunu biz anlayamadık. İdrâkimiz önünde birçok rakamlar bundaki îâideyi anlamaya mâni’ oluyor. Onlar belki muvakkat birer tedbirin, belki de o tedbirlerden istifâde eden husûsi ve fakat henüz tebellür etmemiş mefkurelerin mahsûlü idiler. Lâkin hiçbir zamanda bir fâide değildiler. Âtideki rakamlar üzerinde siz de bizimle beraber bir lahza meşgul olmak külfetine katlanırsanız sözümüzün sıhhatini teslimde tereddüt etmezsiniz:

Kaldırılan bu 14 köyün, cedvelde görüldüğü gibi hanelerinin takribi miktarı 755, nüfusları asgari bir hesapla her hâne için vasati olarak 5 nüfus kabul edildiği halde 3775 rakamlarını veriyor. İşte şimdi bu yekûn meskensiz, me’vâsız, vesâitsiz ölümün ağzına tevdi’ edilmiş duruyor. Bunlar ne yapacaklardır? Aç, çıplak yaşamak mümkün müdür?.. Bu beliyyelere ma’rûz kalanların tedricen yapacakları şey âsâyiş-şikenlikten başka ne olabilir? Dün memleket için müfid olan bu üç, dört bin nüfus bugün böylece muzır olmaya sevk edilmiş olmuyor mu?..

Memleketin asayişi, âmizişi, huzuru, refahı, nüfûs-ı umûmiyesi, sa adeti için olan bu zarar aynı zamanda hayât-ı iktisâdiye ve istihsâliyesi için de aynen mevcuttur. Bu da ihmâl edilecek bir derecede değildir. Bu köylerin hayât-ı istihsâliyyeleri hakkında elde edebildiğimiz malumatı da takribi bir hesabla, arz ediyoruz:

Gönen Mıntıkası hemen kamilen tütüncülüğe bir ehemmiyet-i mahsûsa atf ederdi. Mezrû’âtın oradaki mühim yekünü tütündü. Manyas havalisi ise hububat ve sebze zer’i yy âtına germi vermişti. Arazinin kuvve-i inbâtiyesi gibi köylerin ma’mûriyeti derecesi de Türkiye’nin en iyi ve en müstesna mıntıkalarından ma’dûddu. Bu 14 köyün muhtelif suretlerle zer’ ettiği arazinin mecmû’u asgari 40 bin dönümden hiç aşağı değildi. O yeşil tarlalar artık, eski bir ta’birle «Âşiyân-ı bûm u gurâb olmuş» bulunuyor. Bu her hâlde hazine-i mâliyenin kârına değildir. Bilâkis zimmetine açılmış bir sahife demektir.

Hayvânât-ı muhtelifeye gelince mecmû’unda takriben yedibin kadar inek ve dombay, 1000 çift öküz ve koşum mandası, 4 ila 5 bin kadar süt ve yün koyunu, binbeşyüz kadar kısrak ve hergele… ilâ âhirihidir.

Koyunların 2500′ü yalnız Kızıl Kilise’ye âid diye gösteriliyor. Fazla olarak Üç Pınar, Sızı, Mir’atlar, Keçi Deresi, Hacı Osman, Değirmen Boğazı, Keçeler… gibi köylerin beherinde 300′den aşağı olmamak üzere keçi de beslenirdi. Onların yekûnunu da asgari bir hesapla 2500 kabul edebiliriz. Kızıl Kilise, Yeniköy, Bolcaağaç, Mürüvvetler, Dümye gibi köyler bilhassa beygircilikte şöhret kazanmışlardı.

Bunların hepsi artık «Bir varmış, bir yokmuş!»a inkılâb etti. Şimdi yerlerinde yangından sonra kalan kül kadar olsun, bir mevcudiyet kalmamıştır. Malatya Kayseri, Sivas, Ulukışla, Niğde (Bor nahiyesi) ve Van gibi muhtelif istikametlere dağıtılan bu köylerin zarâr-ı mahza inkılâb etmeleri bu hâle uğramalarından sonra, hemen bir emr-i zarurî idi…

Asıl felâket geri kalanların da onlar kadar çıplak kalmasındadır. Yaptığımız tahkikat isimlerini aşağıda kayd ettiğimiz 30 köyün takriben 1100 hanesinde 5800 nüfûsun daha tehcir edilenlerle hem-hâl bir yoksulluk içinde sâika-i zaruretle dilenciliğe mahkûm bulunduğunu pek güzel gösteriyor.

Bu köylerde tıpkı tehcir edilenler gibi emvâl-ı menkûlelerini ve hayvanlarını yok bahâsına elden çıkarmış oldukları gibi bu senenin zira’at mevsimini de emre intizâr- ile boş geçirmişler, zer’iyyât yapamamışlardır. Yahut son günlerde bin şüphe ve tereddütle toprağa tevdi’ edilebilen hububat tohumları diğer senelere nisbetle devede kulak kabilinden pek az bir miktardadır. Hayvanat vesâireleriyle zer’ ettikleri arazi miktarı hakkında ileride verdiğimiz rakamlar bir mikyas ve nispet olabileceği için burada sükut ediyoruz. Bu hal ile bunlar da açlığa mahkûm bulunuyorlar demektir.

Bu zavallılar, tedbir-i idâri sillesine uğramadıkları halde niçin böyle oldular gibi bir su’âl vârid olamaz. Nîm-resmî lisân kullanan propagandacılar, madrabazlar, halkın zararından kendi kârını temin eden açık gözler boş buldukları meydanda serbest serbest at oynatarak bu akıbeti tesri’ etmişlerdi. «Ne duruyorsunuz, diyorlardı. Sıra size geliyor. Şimdiden hazırlanmak daha iyi değil mi? Giden köyleri gördünüz. Mallarını kaça satabildiler…» böylelikle herkes mütemadiyen satmış, elinde avucunda üç beş kâğıt lira ile gündüz üstünde gece altında barındığı bir örtü ile kalmıştı. Şimdi artık bi’t-tabi’ onlar da hiç olmuştur.

Satışın su pahasına cereyan ettiğini ilâve etmek bilmem lâzım mıdır? Eğer istiyorsanız yalnız şunu arzedeyim: Bir fikir edinmek için kâfidir. Ahvâl-i âdi-yede 200 lira eden bir çift öküz, 30 a’zamî 40 liradan, koyunun çifti 7-8 liradan fazla para etmiyor. Bir beygir a’zamî 20 ile 25 lira tutabiliyordu. Hele tehcire tâbi’ oldukları tebliğiyle beraber jandarma ve asker tarafından ihata edilerek ihtilâftan men’ edilen, yalnız mahdut ve mu’ayyen madrabazların iştirak ettiği müzayedelerle satılan emval ve hayvanât büsbütün bâd-ı hevâ (bedava) gitmiştir…

***

İşte bu feci’ vaz’iyetler hiç yoktan ve yok yere Çerkeslere tevcih edilmişti. Ma’rûzâtımızdan da müstebân olduğu veçhile, ortada bir cürüm varsa o müşterekti. Ve kısm-ı a’zâmı gayr-i Çerkeslere ta’allük ediyordu. Halbuki şerik-i cürm olması lâzım gelen o gayr-i Çerkeslerin kılına bile hatâ gelmemiş, getirilmemişti. Bu neden böyle oluyordu?

Şakiler himaye edilmişse yalnız Çerkesler mi himaye etmişlerdi?

Hayır… Çerkesler şekâvet-i siyâsiyeye yalnız girmedikleri, sürüklendikleri gibi şerik ve refikleri addedilmek icâb eden komşuları kadar onlar da bu şakileri himaye ve müdâfa’a etmemişlerdi. Esasen bu kabil değildi. Cami kapılarında, kâbuslu bir gece gibi karanlıklarla ruha çöken hükümet beyannâmesi ve o beyannameye terâdüf eden icrâât buna imkân bırakmıyordu.

O kadar kabil değildi ki, daha o kararnamenin ta’-miminden evvel, Şevket kendi köyüne girip saklandığı vakit köylü onu ta’kib müfrezelerine ihbara şitâb etmişti. Hatta ilk defa köyü muhasara eden süvari kıt’asının kumandanı Mülâzım-ı Evvel (E, F.) Bey’e bizzat köylü tarafından teslim edilmişti. Böyle olduğu halde Şevket o gün tekrar bırakılmış, bunun hikmeti halka meçhul kalmıştı. Bunun gibi hükümetin «Şakidir!» diye i’lân ettiği hemen bütün eşhasın istîsâlinde de Çerkeslerin büyük himmetleri sebk etmiş, ya doğrudan doğruya derdest veya ihbar suretiyle o adamları teslim edenler hemen kâmilen Çerkeslerden çıkmıştı.

Bu gibi haller gösteriyor ki Çerkesler hükümete, ellerinden geldiği kadar, cân-sipârâne, vefâ-kârâne arz-ı sadâkat etmişler, Türklüğe vefaya uğramışlardı. Fakat efsûs.. bu gayretleri değil, uhuvvet-i İslâmiyet bile onlara yâr olamadı. Müdhiş bir cereyan her şeyi, bütün komşularını, bütün dostlarını aleyhlerine döndürmeye muvaffak olmuştu. Kin o derecelerde tevsi’-i hudut etmişti ki, insan hayret eder. Yıllarla dost ve kardeş gibi yaşayan iki unsurun bu yan bakışmalarına ma’nâ veremez. Ve o propagandaların mahsûl-i gayr-i muhikkı olan bu halden doğan garibelerin nasıl karşılanması lâzım geleceğine hükmedemez. Dest-res olduğumuz garip vak’alardan pek câlib-i dikkat ikisini, bir mikyas olur ve bir fikir verir diye, tesbit ediyoruz.

Manyas mülhakâfandan Hacı Osman köyünden Çov İsmail Efendi isminde bir Mülâzım-ı Evvel, Harb-i umûmide Sina cephesinde tavzif edildiği Köprücü Bö-lüğü’nde vazife başında şehid düşmüş… Refikası, Rumelili bir Türk hanımı öksüz yavrusuyla bir hayli evvel zevcinin ailesine iltica etmiş, birlikte imrâr-ı hayat ediyorlar. Vaktaki tehcir başlıyor. Bu şehid ailesi de sel önüne düşmüş bir kum dânesi gibi sürükleniyor… Kadıncağız mürâcâ’at ediyor, haykırıyor, feryad ediyor! «Yâhû ben Türküm!» diyor ve iddi’âsını nüfûs tezkeresiyle ispat ediyor.

— Pek güzel, öyle ise sen kal… Fakat (13-14 yaş-larındaki kızı için) bu gidecek, çünkü Çerkes’tir!

Cevabını veriyorlar. Bedbaht kadın sefalete kendini tevdi ile bir başka türlü şehid olarak zevcine kavuşmayı yavrusundan ayrı kalmaya tercih ediyor. Ve köylüsüyle beraber ölüm yoluna revân oluyor…

Yine Manyas mülhakatından Bolcaağaç karyesinden Navki Yakub Oğlu Reşid isminde bir zât, bidayetinden nihayetine kadar harekât-ı müliyeye canıyla ve başıyla bi’l-fi’il iştirak etmiş bir mücâhid… Mütemâdi seferlerin meşâkk ve mezâhimi yüzünden te-verrüm ediyor, Kastamonu Hey’et-i Sıhhiyesi kendisine tebdîl-i hava veriyor. Köyüne gönderiyor. Köyü tehcir edilirken bunu da beraber sürüyorlar. Kan tüküren hasta ciğerlerinden çıkabilen kısık sesi derdini anlatmaya yetişmiyor. Ne sararmış, düşmüş bir yaprağı hatırlatan soluk rengi, ne de üç senelik can-sipârâne hidemâtı istîfâ-yı hakka değil, celb-i merhamete bile kifayet edemiyor. Zavallı kan tüküre tüküre köyünü, köylüsünü Afyonkarahisarı’na kadar ancak ta’kib edebiliyor, oradan ileri takati yetmiyor. Tehcir me’mûr-larmın çok gördüğü istirahatı orada Allah’ı ona ebedî olarak ihsanla, mülevves beşerin ihtirasları arasından çekip alıyor.

Bu gibi vakâyi’ pek müte’addittir. Onların onda birini olsun burada ta’dâd edecek olursak birçok sa-hifeler dolduracağımız gibi kâri’lerin kalbine de dağ vurmuş olacağımızı pek iyi tahmin ediyoruz. Bu yanlışlıklar, kasıtlar kabil-i inkâr olmadığından sözü kısa keserek bu hususu tashihe teveccüh eden 1339 Ağustos tarihli resmi bir ta’mimin elimize geçen me’-âlini kayd etmeyi daha müfid buluyoruz:

Müdâfa’a-ı Milliye Vekâlet-i Celilesinden
İstanbul Kumandanlığına Gelen Cevabnâme

Hey’et-i Vekilece müttehaz kararname ahkâmına tevfikan dâhile nakl olunan köylerin hayatta bulunan zâbitân ve efrâd-ı askeriyesi mehâriminin ve idâ re-i maişetleri kendilerine münhasır olan akrabasının, Anadolu İhtilâl Cemiyetinin, Anadolu’ya ihrâc ettiği ve etmesi melhuz eşkiyaya alâkadar olmadıkları ve ahvâl-i sabıkaları mazbut bulunduğu takdirde nakilden istisnalarının tensib edildiği bundan mâ’adâ gerek mücâhede-i milliyede ve gerekse muhârebâtta ve eşkiyâ ta’kibâtında şehid olanların dul zevceleri ve zâ-tü’z-zevc olmayan hemşireleriyle, çocukları ve ihtiyar peder ve valideleri dahi nakilden istisna edilmiş olup ol veçhile alâkadârâne ve vilâyât ve elviye-i müstaki-leye tebligat îfâ kılındığından bu misüllülerden yanlışlıkla sevk edilmiş olanlar var ise mahall-i me’mûrin-i mülkiyesine mürâca’atları hâlinde iade kılınacakları Dâhiliye Vekâlet-i Celilesinden bildirilmektedir.   Malûmat husûlüyle bu kabil aileler hakkında ahz-ı asker şu’belerince ve şâir makâmâtca suhulet ibrazı ve ber-vech bâlâ mu’âmele ifâsı ta’mim olunur.

23. 8. 39

Hatanın ve yanlışlığın, sû-i isti’mâlin idrâk edilmeye başlandığını i’lân eden bu ta’mim her hâlde şâ-yân-ı şükran bir şeydi. Buna nazaran, tehcir edilen köylerden pek azının istisnâsıyla hemen hepsinin avdeti icâb ediyordu. Çünkü o köyler arasında bu sayılan sıfatları nefsinde cem’ edemeyecek ya hiç kimse yoktur veya pek az kimse vardır. Geçen uzun harp senelerinde ocağı başında pastasını pişirirken şehid kocasının, oğullarının, kardeşlerinin kara haberine ağlamamış bir zevce, bir ana ve bir hemşire tanınmıyor…

Bu ta’mimden beri aylar geçti. Avdet edebilenlerin ancak 20 hâne kadar olduğunu öğreniyoruz. Diğerleri parasızlık, vesaitsizlik, müşkilât, bilhassa Yunanlılar’ın hîn-ı firarında ahz-ı asker kütüklerinin de yakılmış bulunması yüzünden bir defa düştükleri bahtsızlık kuyusunda boğulup gidiyorlar. Hükümet istese ve te’yid etseydi bütün sürgün Çerkeslerin bu ta’mimden bi’l-istifâde avdet edebilmiş olmalarının lâzım geldiğine kani’iz. Buna himmet, kafalar feth etmekten her halde çok daha hayırlı bir iştir.

Esasen bu tehcire resmi bir renk veren eski kararname, ufak bir tadilâtla bugün kanun olmuş bulunuyor. Geçende Meclis’ten de çıktı. «Men-ı Şekavet» ismini taşıyan bu kanunun bir madde-i mahsûsası, hatırımda kaldığına göre, yedinci maddesi, eşkiyaya müzaheret ve yataklık etmekle maznûnen kaldırılan kimselerin o şakilerin istîsâlinden sonra avdette serbest olduklarını mu’lindir. Çerkeslerin bu musibet bataklığına saplanmasma sebebiyet veren çetelerin, çe-tecilerin ise artık kemikleri bile çürümüş bulunuyor.

Anadolu’nun Manyas ve Gönen havâlisinde onlardan bir tek ferdin kalmadığı, hatta dağ başlarındaki izlerinin bile fırtınalar tarafından silindiği bizim kadar kadar hükümetçe de malûm ve müsellemdir. Dâhiliye Vekil-i Cedidi Beyefendinin son günlerde gazetelerde görülen beyânatlarındaki memleket dâhilinde bir tek siyâsi çetenin kalmadığını te’yid eden fıkra da bu noktayı müeyyid bir sened-i resmî kıymetini hâizdir. Binâberîn onların şerrine uğrayarak yerlerinden, yurtlarından, mallarından, mülklerinden, şereflerinden, haysiyetlerinden… herşeylerinden olan felâketzedeler de serbesttirler. Avdetlerine, eski yuvalarını şenlendirmelerine bir mâni’ kalmamış demektir.

Meşhur bir müte’ârifedir. Mâ’ni’ zail olunca memnu’ avdet eder. Bu mes’elenin, yani Çerkes köylerinin kaldırılmasının mâni’i ise harp idi. Bilhassa teşvikât-ı hariciyyenin düşman harekâtını teshil edecek bir şûrişe meydân verebilmesi endişesi idi. Hadd-i zâtında bu ne kadar mevcuddu. Onu bilmiyoruz. Lâkin bugün artık o hâl-i harp mevcud değildir. O endişenin yaşatılmasına sebep kalmamıştır. Onlar, o kara ve haksız şüpheler sulh ile beraber zail olmuşturlar. O kadar zail olmuşturlar ki, dün Yunanistan’da o ihtilâl çetelerini teşkil ettirip kendi işgal mıntıkalarından Türkiye’ye sokan düşmanlar şimdi İstanbul limanında Türk bayramlarını tes’îden toplar bile atıyorlar… Sulhun bu dostluk ni’metlerinden, mesâibin kamçıları altında haksız yere aylarla zaman perişan olan bigünah Çerkesler de istifâde edemeyecek midir?..

«Alemde felâketen büyük dershâne-i irfan» olmadığına bakılırsa aylardan beri felâketin koynunda oku yan bu köylülerin aldıkları ders yetişmez mi? Bize öyle geliyor ki, onların her biri şimdi birer kutb-ı zaman bile olmuştur!..

Bunu lisân-ı resmînin de te’yid etmesini, hükümetin bir i’lân ile bildirmek suretiyle insanî vazifesini îfâ etmesini candan ve gönülden temenni ettiğimizi arz etmekte tereddüt etmeyiz. Bunda fâide vardır, salah vardır, nur vardır. Binâenaleyh her günün ilk fec-riyle meşîme-i şebin doğuracağı bu hürriyet ve adalet fermanına intizâr etmekte haklı olduğumuzu da ilâvede isti’câl ediyoruz.

Çünkü bunun aksi, Çerkeslerin uğradıkları belâların sîne-i tarihde kanla yazılı kalan son bir izi olacaktır. Biz Türkiyenin ve Türklüğün böyle bir şaibe ile âlûde kalmasını, Türk milliyetine destek veren İslâm diyanetinin böyle kızıl bir gölgede renginin değişmesini, bir lahza da olsa arzu etmeyiz. İstemeyiz ki halk Türkiyesi iki başlı karakuşların hakanları olan çarların eski saltanatının Çerkesler hakkındaki icrâ’-âtı ile yoldaşlık etsin…

Evet, başı cümûdiyelerle taçlanan, beyaz bulutlarla tüllenen yeşil Kafkas kahramanlığa, vefaya, erliğe, can veren çocuklarının hasretine o iki başlı karakuşlarla süslü armalar yüzünden tamam altmış senedir yas tutuyor. Derelerinin, rüzgârlarının feryadı hep, hep ince belli «zarif ve ürkek» oğullarının, lacivert gözlü efsâne kızlarının altmış senelik dertlerini ağlayan mersiyeler terennüm ediyor…

O mersiyelerin ağladığı Çerkes nekbetini ondokuzuncu asır bütün fecâyi’iyle seyr etmişti. Yirminci asır bir nazire gibi onların buradaki felâketlerini mi görmelidir? Bu halde o kara bahtlıların yarım asırdır «Yarın!.. Yarın!..» diye atan kalpleri artık müebbeden durmuş ve ölmüş olmayacak mıdır?

Hayır. Hayır… Bu olmamalıdır. Halk Türkiyesi asırlardan beri kardeş olmuş bir unsurun son nefesini çıkaracak fecâ’âtlere sahnelik etmemelidir. Türklüğün yüksek ve mefkûreci ruhu, büyük vicdanı bunu kabul etmez diye tanıyoruz.

Bu itibarla herşeyden sarf-ı nazar, yalnız bu itibarla avdetlerine hiç bir mâni’-i kanunî ve nizamî kalmadığı halde el’an dağıtıldıkları gurbet ellerinde ser-gerdan olan ma’sûmların iadeleri esbabının tesri’ edilmesini isti’tâfı, dertlere derman arayan sözlerimize bir son ediyoruz.

15 Teşrin-i Sâni 1923
Mehmed Fetgerey Şoenu




Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.