Arama

Gerçek Hayat Hikayeleri


Arkadaşımız Murat Özden'in Kafkasya izlenimlerini zevkle okudunuz. Yazın alanında politika ve gezi yazılarıyla tanıdığınız Murat Özden, şimdi kendisine yeni bir kulvar daha açıyor. Kaleme aldığı ve bugünden itibaren bu sütunlarda takip edeceğiniz "Gerçek Hayat Hikayeleri"yle kendisini başka bir cephesiyle daha tanımış olacaksınız. "Gerçek Hayat Hikayeleri", Özden'in çalışmalarını halen sürdürdüğü ve kış aylarında yayınlamayı düşündüğü kitabından yapacağı seçkilerden oluşacak.

Yazarımıza başarılar, takipçilerine iyi okumalar diliyoruz.

KAFKASEVİ EDİTÖR

----------***-------------


XUNAGLARIN TÜTEN BACASI

Murat Özden

Sanıyorum 1974 yılıydı...

Kışları Gönen Ömer Seyfettin Lisesi’nde okuyor, yazları da köyüm Üçpınar’a gidiyordum.

Üçpınar elli haneli katışıksız bir Çerkes Köyü. Dediğim gibi, okullar kapanır kapanmaz doğru köye koşuyorduk. Koşuyoruz dediysek, bir tatil köyü değil orası elbette. Ama yine de büyük bir özlemle koşuyoruz. Haziran ayı köylerde tam da işlerin kızıştığı zamandır. Daha tatilin ilk gününden tarlaya giriyor, tırpanla ot biçmeye başlıyorduk.

Dokuz ay boyunca hamlaşmış olan vücudum ilk gün zor ayakta kalırdı. Rahmetli babam Nanuv altmışlı yaşları geride bırakmış olmasına rağmen banamısın demeden önümde otları biçip giderdi.

İkinci gün vücudum ısınır, üçüncü gün artık yazın zorlu sınavına hazır hale gelirdi.

Köyde yapılması gereken ne kadar iş varsa istisnasız yapardık. Ot biçmek, biçilen otları yığın yapmak, balya haline getirmek, ahıra taşımak, buğday biçmek, harman dövmek, inek çobanlığı, keçi çobanlığı, dağdan kışlık odun kesmek, harçlığımızı çıkarmak için Aşağı Keçeler Köyü’ne kaçak odun satmak, hayvan gübrelerini kağnı arabasıyla tarlaya götürmek ve dağıtmak, komşulara imece (ş'ehafı) gitmek ve akla gelebilecek her türlü iş...

***

Gündüzleri en ağır işlerde çalışırdık ama geceleri de hiç boş durmazdık. İşimiz gücümüz düğün ve zexes (toplantı)leri takip etmekti. Ya köyümüze gelen misafir kızlara zexes yapar, ya da Naci’nin minibüsüne doluşarak Gönen’in, Manyas’ın, Bandırma’nın Çerkes köylerindeki düğünlere giderdik. Neredeyse zexessiz ve düğünsüz günümüz geçmezdi.

Ancak zexes ve düğünler sabaha karşı biterdi. Hatta biz Üçpınar’daki düğünleri hoca sabah ezanını okumadan bitirmezdik pek.

Tabiî işin en zor tarafı sabaha karşı yatıp, tekrar güneş doğmadan kalkıp işe koyulmaktı. İneklerin hava ısınınca sinek yüzünden otlamamaları nedeniyle erkenden çayıra götürülmeleri gerekiyordu. Onun için de erkenden sağılmalıydılar. Henüz birkaç saat önce yatmış olmama rağmen, babam Nanuv’un "Murat şecağo ğuğo tec"(Murat öğlen oldu kalk) sesiyle uyanırdım. Henüz yeni yatmış olmama rağmen, o nasıl bir saygıdır ki hiç itiraz etmeden kalkar, uyuya uyuya inekleri sağardım.

Artık yazın sonuna doğru "Ah şu okullar açılsa da, Gönen’de doya doya uyusam" dediğim çok olurdu.

***

Üçpınar Köyü büyük Çerkes sürgününden sonra kurulmuş. Önce Gönen Çarşı Camii’nin olduğu yeri göstermişler bizimkilere yerleşin diye ama düzlük arazide sivrisinek ve sıtma olduğu için şimdi oturdukları yeri mesken tutmuşlar. Köy  dağ yamacından uzanan bir taraçada tünemiş göçmen kuşlar gibi durur. Alt tarafındaki Ubıx köyü Çınarlı’dan iki kilometre tırmanırsanız Üçpınar’a varırsınız. Yemyeşil ağaçlar arasına gizlenmiştir adeta. Üzerinde p'leğo (bakma yeri) tepesinin olduğu dağ yamacına sırtını dayamıştır. Çocukluğumda ve gençliğimde en hoşlandığım şey P'leğo tepesinden uzun uzun bakıp hayaller kurmaktı. Kendimi ünlü bir yazar olarak hayal etmişliğim  çok olmuştur P'lağo’da. Gönen Ovası’nın bütün ufku ayaklarınızın altındadır. P'lağo’da ufkunuz ve hayalleriniz genişler ve kendinizi tanrıya daha yaklaşmış hissedersiniz.

***

Çocukluğumda evin penceresinin  önünde otururken, uzaktan yavaş yavaş tık..., tık..., tık..., tık... diye kaldırıma vuran baston sesi gelirdi. İlk geçen Betmit Kazım’dı. İkinci geçen ise Xunag Mahmut’tu. Xunag Mahmut geçtikten sonra,

-  "Köyün en kalabalık hanesinde bir nine ile bir dede kaldılar" diye konuşulurdu evde.

Xunag Mahmut amca ve Adviye Teyze sessiz ve sakin bir şekilde evlerinde oturuyorlardı.

Derken bir gün Xunagların en küçük oğlu Fahrettin baba ocağını tüttürmek üzere köye döndü. Küçük dediysek öyle hiç de küçük değil. Kadir İnanır’dan daha uzun boylu ve daha yakışıklı bir genç adamdı köye dönen. Üstelik öğretmen de olmuştu. Onun köye gelişiyle birlikte, abileri, ablaları, yeğenleri de yaz tatillerinde köye gelmeye başlamış ve Xunaglar’ın evi çiçek bahçesi gibi şenlenmişti.

İlk zamanlar,

- "Bu okumuş çocuk, köyde durmaz" dediler ama o herkesi yanılttı.

Köye geldiğinde Çerkesce bilmiyordu. Ama Üçpınar’da Çerkesceyi öğrenmek mesele değildi. Yediden yetmişe Üçpınar’da herkes Çerkesce konuşurdu. Köye gelen çobanlar, hocalar Çerkesceyi öğrenip öyle giderlerdi Üçpınar’dan. Fahrettin abi de Çerkesceyi çok kısa sürede mükemmel olarak öğrendi. Ve ondan sonra herkesle sürekli Çerkesce konuştu.

Tabiî köye dönerken sadece baba ocağını tüttürmeyi hedeflemiyordu Fahrettin Abi. Okumak için gittiği büyük şehirlerde “Çerkes Davası” diye bir mesele olduğunu öğrenmiş, bu davaya öncülük edenlerle tanışmıştı. Çerkes kültürünün en iyi şekilde yaşadığı köyüne bu bilinci getirmek için de dönmüştü. Rahmetli İzzet Aydemir'in yayınladığı "Kafkasya Kültürel Dergi" köyümüze düzenli olarak gelmeye başlamıştı. Bizler o dergiyi okudukça farklı bir dilimiz, farklı bir kültürümüz, farklı bir edebiyatımız olduğunu öğreniyor ve okulda öğretilen "Türküm, doğruyum, çalışkanım" yalanından uzaklaşıyor, Çerkes Kimliği bilinci ediniyorduk.

Fahrettin abi, köyümüzün okumuş gençleri Hakkı abi, İlter abi, Erdinç abi gibi bizden yaşça büyük akranlarını da etkilemiş ve bir Çerkeslik bilinci oluşturmuştu. Bu bilinçli duruş Gönen'in, Bandırma'nın, Manyas'ın Çerkes köylerinde bir Çerkes duruşu sergilenmesi ve Çerkeslik bilinci oluşmasına katkıda bulunmuştu.

Köyümüz Üçpınar "Küçük Kafkasya" olarak anılır olmuştu. Her ne kadar halkımız yüzümüze karşı son derece saygılı olsa da arkamızdan,

-  "Bunlar başımıza bir iş açacak" demekten de geri durmuyorlardı.
Fahrettin abi çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Çerkes geleneklerini gerçek anlamda üzerinde uyguladı ve yaşadı.

Bize okumamız için birçok kitap verdi. Komşu köylere ve kasabalara aynı davanın neferleri olarak defalarca gittik.

Sanıyorum 1974’dü. 

1974 yılının ilk ayları...

Kış aylarında pek fazla etkinlik yapmaz ve gezemezdik. Çünkü okuldaydık. O sıralar lise son sınıfta okuyordum. Kışın fazla düğün olmazdı. İşte o yıl bizim köyün gençleri bir kış günü Dereköy'e gittik. Bir zexes ya da düğün vardı sanırım. Galiba Karahasan abilerin evindeydik. Ama Fahrettin abi o akşam biraz durgundu. O kendinden emin ve konuşkan adam gitmiş yerine son derece suskun biri gelmişti. Galiba Karahasan abi,

- "Ya Fahrettin bu akşam dut yemiş bülbül gibisin maşallah" dedi.

- "Midem yanıyor, canım hiçbir yemek istemiyor ve çok halsizim" dedi Fahrettin abi.

- "Bi doktora gitsen" dedik.

Sonra, "Parça alınması lazım, iyi huylu, kötü huylu" gibi laflar dolaştı ortalıkta.

Sonrasında daha doğru bir teşhis konması için İstanbul’a abilerinin yanına gitti Fahrettin abi. Birkaç ay İstanbul’da kaldıktan sonra, abisi Nadir’le birlikte döndüler köye.

Nadir Abi, Fahrettin abinin İstanbul’daki abilerinden biriydi. Yıllar önce ekmeğini aramak için İstanbul’a gitmişti. Mesleği kolacılıktı. Kolacı deyince aklınıza Coca-Cola gelmesin hemen. Aslında bugünkü kuru temizlemeciliğin karşılığı diyebiliriz. Gömleklerin yakalarının içine konacak tela yoktu o zamanlarda. Gömleklerin yakalarının dik durması için kolacılar tarafından kolalanması gerekirdi. "Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır" türküsünde olduğu gibi…

Fahrettin abi tarafından sonbaharda ekilmiş birçok tarla vardı köyde. Bu tarlaların biçilip toparlanması  ve galiba Xunagların bacasını tüttürme nöbetini devralmaya gelmişti Nadir abi.

Nadir abi sanıyorum İstanbul’da Nişantaşı taraflarında kolacılık yapmıştı. Kibar beylere ve hanımlara hizmet etmişti. Üzüm üzüme baka baka kararır sözünde olduğu gibi Nadir abi de Nişantaşılı bir beyefendi olmuştu. Ütülü kumaş pantolonları ve beyaz gömlekleriyle köye hiç uymuyordu. Ve hala bekardı Nadir abi.

Fahrettin abinin ilk işi Nadir abiye bir Ubıx köyü olan Karalar Çifliği’nden bir kız istemek oldu. Karalar Çifliği Köyü’nde Nadir abinin nişan düğününü yaptık büyük bir coşkuyla. Sanıyorum Fahrettin abiyle birlikte son kez bir düğünde birlikte bulunduk.

***

Lise son sınıftaydım ve üniversite sınavlarına girmiş, sonuçlarını bekliyordum. Ön kayıt sistemi diye bir sistem vardı o sıralarda. Birkaç üniversiteye birden kayıt yaptırıp sonuçlarını takip ediyordum. Birkaç kez İstanbul’a ve Ankara’ya gidip gelmiştim. Köyde yapılacak işler de hep beni bekliyordu.

O yaz köyümüzün hiç keyfi yoktu.

Nadir abi de köye tutunmaya çalışıyordu. İstanbul’daki birikimleri ile gelmişti. Yıllar yılı İstanbul beyefendisi olduktan sonra köyün fiziki çalışma gerektiren ağır koşulları hiç de kolay değildi. Makinayla yapılması gereken işleri hemen parasını ödeyip yaptırıyordu. Ama köyde bedenen çalışacak adam bulmak zordu. Hem köyde genç insanlar azalmış, hem de zaten kendi işlerini güçlükle yetiştiriyorlardı.

Xunagların eski Gönen yolunda bir tarlaları vardı. Koruluğa paralel uzun bir tarla. Dar ama çok uzun. Neredeyse bir ucundan diğer ucu görünmeyen. İşte o tarlaya Fahrettin Abi sonbaharda buğday ekmişti. Nadir abi de biçer-bağlar makinası ile tarlayı biçtirmişti. Ama buğday demetleri tarlada makinanın biçtiği şekilde dağınık olarak duruyordu.
Günlerce buğday demetlerini toplayıp yığın yapmak için adam aradı Nadir abi. Ama bulamadı. İnanılmaz derecede morali bozulmuştu.
Bir akşam bizim eve geldi.

- "Nanuv Abi, Murat’ı şu bizim Gönen yolundaki tarladaki demetleri toplamaya yardıma gönderir misin?" dedi.
Babam,

-  "Gider misin oğlum?" dedi.

- "Tabiî" dedim.

Ertesi sabah erkenden uzuntarlaya Nadir abiyle birlikte gittik.

Tarla gerçekten çok uzun bir şerit gibiydi. Tarlanın uzunluğu Nadir abinin gözünde işi büyütüyordu. En az bir hafta uğraşacağımızı düşünüyordu. Oysa ben işi bir günde bitirmeyi kafama koymuştum. Nadir abiyi köye geri gönderdim "Sen öğle yemeği için azık hazırlat" diyerek.
Tarla uzundu ama dardı. Dolayısıyla fazla büyük değildi. Ama gene de on dönümden az değildi. Hemen planlamamı yaptım. Yığın yerlerini belirledim ve buğday demetlerini ikişer ikişer koşturmaya başladım. Bir daire şeklinde sapları dışarıda başakları içerde olacak şekilde buğday demetlerini üst üste koyarak yığınları yükseltmeye başladım.

Nadir Abi öğle yemeğini getirip geldiğinde gözlerine inanamadı. Dört yarım yığın yapılmış, etraflarına buğday demetleri toplanmıştı. Tarlanın üçte birinden fazlasının toplama işlemi bitmişti.

- "Sana yardım eden birileri mi oldu yoksa?" diye sordu Nadir abi.

Öğle yemeğini birlikte yedik. Nadir Abiyi köye gönderirken, yarın sabah birlikte gelip yarım yığınları tamamlayıp işi bitireceğimizi söyledim. Öğleden sonra sıkı bir çalışmayla tarlayı toparladım.

Ertesi sabah Nadir abiyle birlikte yine tarlaya geldik. Yarım buğday demeti yığınlarının üzerine Nadir abiyi çıkardım. Yerde kalan buğday demetlerini Nadir abiye uzatarak yarım buğday yığınlarını tamamladık.
Gerçekten bu işin bu kadar çabuk bitirileceğine inanamayan Nadir abi şaşkınlığını gizlemiyordu. Morali yerine gelmiş, adeta yüreği büyümüştü. Neredeyse on yevmiye kadar bir parayı, istemem dediysem de zorla cebime sokmuştu.

- "Sen şimdi  İstanbul’a üniversiteye gidiyorsun. Lazım olur, yanında bulunsun" dedi.
Nadir abiyle ne zaman karşılaşsak,

- "Yeryüzünde bu çocuk kadar çalışkan bir insan ben görmedim" diye yanındakilere beni gösterirdi.

***
O yıl Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldim. Ama hep aklım Fahrettin abideydi. Sonra tekrar İstanbul’a getirdiklerini duydum. Abisi Emekli Assubay Hüseyin abinin Göztepe’deki evinde ziyaret ettim onu. Hastayım demesinin üzerinden on ay geçmişti. Galiba bu hastalığı yenecek diye umutlanmıştım. Ama bizim görüşmemizin üzerinden iki ay geçmeden kaybetmişiz onu. Bugünkü iletişim imkanları olmadığı için haber alıp cenazesine katılamamış olmam hala içimde bir yaradır.

***

Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği köyümü hasretle anımsadım ve bizi Çerkes kimliği ile şekillendiren değerli abimizi rahmetle andım.
Çocukluk arkadaşım Çetaw Sedat'ı arayıp Nadir abiyi sordum,

- "Bir kızı, iki oğlu var. Koyunları ve inekleriyle durumları son derece iyi" dedi.

Fahrettin abinin baba ocağını tüttürme hayaliyle geldiği köyümüzde, Xunagların bacasının hala tüttüğünü ve tütmeye devam edeceğini öğrenip mutlu oldum.

Samimiyet ve sevgi ile tüten hangi baca söner ki…












Sizde yorumunuzu eklemek için tıklayın.
Yorumlar
Tüm yorumları görüntülemek için tıklayın.
akın TURAN - BOLU
10 / 05
SAYIN MURAT BEY 1980 dernek kurulus yazınızı okudum adı gecen AVNI TURAN benım amcam olur tabıkı gormedım nasıp olmadı.( nur ıcınde yatsın)amcam ıle ılgılı bılgılerınızı benımle paylasırsanız sevınırım saygılar...
Aytek Erer - Manyas
31 / 10
Sayın Murat Özden beyin yazılarını zevkle okuyor,Gönen'e komşu İlce Manyas'ta yaşayan bir Ubıx olarak sanki gecmişteki gençlik yaşantımın paraleli anlatılmaktadır.Ancak son yıllarda ekonomik sosyal hayat şartlarının etkisiyle , genclerimizin cogunda örf adet ve geleneklerimiz erezyona ugradıgını ne yazık ki yaşayarak görmekteyim ,toplumumuzun az etkilenmesi için biz büyükler gibi mahalli derneklerimizin genclerimiz üzerinde daha fazla dayanışma ve faaliyet göstermesi gerektigine inanıyorum.Sayın Murat Özden beyin yazılarının daha sık olmasını bekliyor ,yaşamında saglıklı uzun yıllar diliyorum.Micacba.
yakup - ist
13 / 09
MUKEMMEL BİR hikaye, aynı zamanda edebi, ADETA BENİM GENÇLİK DÖNEMİNİ VE KÖYLERİMİZİ ANLATIYOR, ELİNE SAĞLIK MURAT ABİ, BUNUN ADİGABZESİ NE GÜZEL OLURDU..