Arama

Tarihin içinden bir fotoğrafçı, bir portre, bir öykü: İvan Grigoryeviç Nostits(*)

Prens İvan Grigoryeviç Nostits (1824-1905), Yekaterinoslavsk Vilayetinde (Novomoskovski Kazası) dünyaya geldi. Ailesi varlıklı ve tanınmış idi. Çarlık bünyesinde eğitim aldıktan sonra 1841 yılında, 17 yaşında iken Süvari Birliğinde göreve başladı. Gençliğiyle birlikte başlayan fotoğraf tutkusu tüm yaşamı boyunca sürdü.
Çektiği fotoğraflar askerler arasında büyük bir ilgi gördü.
Prens Nostits, hizmet verdiği yılları içerisinde çabuk ilerledi ve rütbesi hızla yükseldi. Tatbikatlara ve savaşlara katılarak gerek kendi ülkesinin, gerekse yabancı ülkelerin madalya ve ödüllerine sahip oldu. 34 yaşına geldiğinde, Çir-Yurt'ta (Kafkaslarda) konuşlanan Nijegorodski Alayının başına geçmişti. 1863 yılında Çar II. Aleksandr tarafından onurlandırılıp Albaylığa yükselince, fotoğraf makinasının karşısında devletin en üst seviyesindeki insanları, Çar Ailesinin fertlerini geçirmeyi başarır. Genç yaşta dul kalan ve 1874 yılında emekli olan Prens ı.G. Nostits, kendisini oğlunun (1862 doğumlu Grigori) eğitimine ve fotoğrafa verir. Prens, Rus ımparatorluğu Teknik Gelişmeler Grubu asli üyesidir. 1889 yılında başkent Peterburg'da açılan büyük fotoğraf sergisine katılır.
Bu arada, yani 1880-90 yılları arasında muhtelif nedenlerle açılan sergilerde Prens Nostits'i görmekteyiz. Bu sergilerde değişik ödül ve madalyalar alır. Amatör sözcüğünü tırnak içine alan eleştirmenler, onun profesyonelliğinin altını çizerler. Yıllar süren fotoğrafçılığı boyunca gösterdiği "bitip tükenmez emekleri" karşısında kendisine hep şükranlar sunulur. Fotoğrafın gelişimi ve günlük hayatta kullanımı konusu üzerine, Rus ımparatorluğu Teknik Gelişmeler Grubu Odessa şubesi 1890 yılında bir sergi açar. Amatör Fotoğrafçılar adına iki isim sergide yer alır, Moskova'dan A.S. Mazurin ve Peterburg'dan Prens Nostits. Bu sergiye otuz küsur fotoğraf veren Nostits, bu eserlerinde, kendisinin denize, donanmaya, Moskova'nın, Sivastopol ve Yalta'nın doğal güzelliklerine olan hayranlığını açıkça ortaya koyar.
Nostits, özel olarak bir seyahat gerçekleştirdiği Hindistan'ın güzelliklerini de fotoğraflamıştır. 1896 yılında bir de Albüm (Prens Nosnits'in Fotoğrafları) çıkarmış ve satıştan elde edilecek gelirleri bağışlamıştır. Bu albüme Odessa sergisinde yer alan konuların yanı sıra, veliaht III. Aleksandr (1866) ile II. Nikolay (1891) portreleri de girmiştir. Albüm, fotoğrafın dışında, tarihsel bir belge olarak da olağan üstü büyük bir değer taşımaktadır ve günümüze ancak beş nüshası gelebilmiştir.
Bir Portre Nasıl Çekildi...
1859 yılı Eylül başlarıdır; dağların peygamberi, Dağıstan ve Çeçenistan ımamı şeyh şamil esirdir ve yol üzerinde Çir-Yurt'a konuk edilmiştir. Burada üç gün geçirecektir. Bu sırada Prens Nostits de buradadır ve müzik dinlemekten hoşlandığını belli eden Şamil'e hoş vakit geçirtmeye çalışmaktadır. Bu yüzden kahvaltıda olsun, öğle ve akşam yemeklerinde olsun, boru çalan müzisyenlere küçük konserler verdirtmektedir.
İmam ŞamilPrens Nostits, Şamil'e fotoğraf albümünü gösterir ve içindeki fotoğrafların öykülerini anlatır. Şamil, Dağıstan, Çeçenistan ve Kafkasların doğal güzelliklerini gösteren fotoğraflara ilgi göstermez. Onu daha çok görmediği, ama hakkında çok şey duyduğu kuzey ilgilendirir. Avrupai şehirlerin çok katlı binaları, ihtişamlı kiliseler ve de özellikle, üzerinde vagonlar, lokomotifler giden, " demiryolları dikkatini çeker. Bunları tüm ayrıntılarıyla incelemeye, anlamaya çalışır; çalışır ki, daha sonra karşılaştığında şaşırıp kalmasın.
Çir-Yurt'ta Şamil'in fotoğrafını çeken Prens Nostits'in kendi notları bizlere kadar ulaşmıştır. şöyle anlatır:
" Bir portresini çekmeden Şamil'i evimden göndermek istemiyordum, ancak Çir-Yurt'un iki gün boyunca ortalığı birbirine katan fırtınası yüzünden bir türlü işe koyulamadım. Nihayet gidecekleri gün rüzgar dindi; ben de Şamile kendi fotoğrafına sahip olmak isteyip istemediğini sordum. ımam ne demek istediğimi tam olarak anlamasa da, üç gün boyunca kendisini konuk eden ve hoşça vakit geçirtmeye çalışan ev sahibinin gönlünü etmek için laboratuarımın bulunduğu küçük bahçeye çıktı. ımamı bir sandalyeye oturttum ve on saniye kımıldamadan durmasını rica ederek, üzerindeki bakır kaplaması güneşte parlayan ve o haliyle küçük bir tüfeğe benzeyen kocaman objektifli makinayı kendisine doğru yönelttim. Bütün çabalarıma rağmen, ımam oturduğu yerde bir türlü rahat durmuyor, endişeyle etrafına bakmaya çalışıyor, sağa sola kımıldanarak homurdanıyordu; bir ara eli hançerine bile gitmişti. Çekim yapamıyordum; yeni cam getirmek için birkaç kez laboratuara gidip gelmek zorunda kaldım. Bu arada zaman hızla geçiyordu; Tiflis'ten özel olarak gelen Prens Baryatinski'nin Birliği hazırlıklarını bitirmişti, konvoy bekliyordu ve bugün gidecekleri yolun bir hayli uzun olduğunu söyleyerek acele etmemi istiyorlardı. Bütün bunlar işimi daha da zorlaştırıyordu, ancak camın üzerine bir portre bırakmadan ımamın evimi terk etmesine izin vermeyecektim. Bu arada Şamil'in yüz ifadesinin dostluk sınırlarının artık çok ötesine geçtiğini ve hançerinin yarıya kadar çekilmiş olduğunu fark edecek durumda değildim. Gidip bir cam daha getirdim; yine olmadı. Yeni bir film hazırlamak gerekiyordu. Laboratuara giderken bir an dönüp arkama baktım, bu kez gördüğüm manzara hiç de dostluk izleri taşımıyordu: Çir-Yurt'taki küçük bahçemin taş duvarı ve çalıların gerisinde, ellerinde silahları hazır, süngüleri çekilmiş ve bana dönük bir grup dövüşmeye hazır adam duruyordu. Üstelik de silahlı olan Şamil ile bahçede bir başıma kalacağımı öğrenen Albayın Yaveri, tehlike altında olabileceğimi düşünüp bir koşu gitmiş ve ilk gördüğü bölükten bir grup asker getirmişti. Askerin bir kısmı çalılıkların, bir kısmı da çitin gerisine yerleştirilmiş, bahçeye burunlarını sokmamaları, ancak bir nahoşluk anı için de hazır olmaları emredilmişti. Savaşçılar eski askerdiler; bunlardan birçoğu on, hatta daha uzun bir süre Kafkaslarda görev yapmışlardı ama, hayatlarında Şamil'i hiç görmemişlerdi. Oysa şimdi önlerine böyle büyük bir fırsat geçmişti ve fırsattan yararlanıp yavaş yavaş siperlerin çıkıp yaklaşmaya başlamışlardı. Ellerinde silahlarıyla birlikte. Evet, işte böylesine, insana hiç mi hiç huzur vermeyen bir tablo çizilmişti ve bu da Şamil'i pek rahatsız etmişe benziyordu. Derhal adamları uzaklaştırdım ve ımamdan özür diledim. Birşeylerin yanlış anlaşıldığını kavrayan Şamil sakinleşmiş ve oturup poz vermişti. Ardından ımamı alıp laboratuara götürdüm ve gözlerinin önünde fotoğrafı geliştirdim. Bu Şamil'in adeta ayaklarını yerden kesmişti, ancak şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu. Fakat oğlu kendisini tutamadı ve benim daracık karanlık odamda, ellerini taa yukarılara kaldırarak Lezginkayı andıran bir tür dansı icraya başlamıştı. Bu heyecanlı oğlanın her hareketiyle birlikte, çerkeskasının uzun kollarıyla babasının kafasına ya bir azot ya bir sülfürik asit şişesi devirdi devirecek diye korkup durdum. Öyle ya, Gunib Tepelerinde sar salim yakalanan Şamil, benim laboratuarda telef olacaktı. Kazi-Magomu'yu dışarı atmak için karanlıkta kapıyı ararken, acele işe şeytan karışır misali, kolu bulamadım ve kapıyı kırdım. Teşekkürlerini sunan Şamil kolumdan tuttu ve bir köşeye çekti. -Senden bir ricam olacak dedi. -Bana Şuaneta'nın (*) de bir portresini yap; ihtimal buradan geçecektir, amma akrabaları hep Mazdok'ta kalır, herhal bir daha da onu göremem. Gelirse evimde kalabileceğini, ancak peçeli olacağından yüzünü göremeyeceğimi söyledim Bana cevaben -Ona bir mektup bırakırım, dedi. ımamın kendi eliyle yazdığı bu mektup uzun süre evraklarımın arasında saklı kaldı. Şuaneta bir hafta sonra Çir-Yurt'a geldi ve Şamil'in isteğini yerine getirdim..
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Şamil'e Kiev yakınlarında, Dinyepr Nehrinde bir Gemide rastladım, ailesiyle birlikteydi; Mekke'ye gidiyordu. Eski iki dost gibi karşıladık birbirimizi ve Kremençuk'a kadar eski Çir-Yurt anılarımızdan ve fotoğrafımdan bahsettik.
- şundan emindim ki, diyordu Şamil, - canımı alacaklardı, kurşuna dizme emrini de sana verdiler diye düşünürdüm; şeytan-Savaşçıların komutanından başka kim yapardı ki zaten bu işi? Onun içindir ki bana yeni giyitler uydurdun, bizde de öyle, öldürün diye emir verdiğim haramilere de önce yeni ve iyi giyitler giydirirlerdi. Issız bir bahçede beni bir sandalyeye oturttun, bir küçük topu üzerime doğrulttun ve kımıldamadan oturmamı emrettin: içimden geçirdim ki, eğer ıskalarsan, bu sefer on adım ötede duran şeytan Savaşçıların beni öldürecekler. O zaman seni Allah kurtardı elimden, daha kolum güçten düşmemişti, imanına sapladım olduydum hançeri. Beni öldürürlerdi ya, senin de canını almış olurdum."
---------------
(*) Eyüp Karakuş, www.mfd.org.tr den alınmıştır. 

(**) Şuaneta: Stavropol Enstitüsünün eski bir talebesi, Ermeni, okuldan eve, ailelerinin yanına dönerlerken Mazdok yakınlarında Şamil'in bir grup adamı tarafından kaçırılır. Kız kardeşi fidye ödenerek serbest bıraktırılır, Şuaneta ise Şamil'i sever ve Müslümanlığı seçip İmamın karısı olur.





Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.