Arama

Edebiyatımızın yeni sorunları(*)
Doç. Bak’u Hanceri
Filoloji uzmanı,
Çev. Erdal Özden
 
Edebiyat araştırmacılarımız epeyce bir zamandan beri, Kabardey, Adıgey ve Şerces(1) edebiyatlarını birlikte ele almaktadır. Bundan böyle bu işi daha da ilerletmek lazım, çünkü son zamanlarda Adıgeler sanatsal kültürlerini birleştirmek çabası içindedirler. Diasporada yaşayan Çerkeslerin eserlerini de dahil etmeli bu sürece.

Yabancı ülkelerde yaşayan Çerkeslerin yazılarının gazete ve dergilerimizde yayınlanmaya başlamış olması memnuniyet verici bir durum. Son iki yılda bu konuda birkaç hususi eser de yayınlandı. Uzun zamandır bu konu üzerinde çalışan Hafıtse Muhamed “Çerkes Memlukleri” adını verdiği eserini yayınladı. Eserde, Mısır’da yaşamış Çerkes yazarların geniş bir biyografisi yer almaktadır. Kitabın sonunda ise, Çerkesce yazmaya başlayan, Türkiye’de, Suriye ve Amerika’da, Almanya’da yaşayan soydaşlarımızın şiirlerinden örnekler var.

Kube Şaban’ın şiir ve şarkılarını içeren bir kitap yayınlandı Maykop’ta. (Şair Amerika’da öldü.A rşivini Adıgey’e getirdiler). Kitabı yayına hazırlayan, önsözünü de yazan Şaj’e Kazbek’tir. Yine (eserlerini) İngilizce yazan Natkho Kadir’in “Lüzumsuz insanlar” isimli romanı aynı şahsın önsözüyle Çerkesce ve Rusça olarak yayınlandı. (Yazar Amerika’da yaşıyor). Yabancı ülkelerde ortaya konan eserlerin kültürümüz içindeki yerinin ne olacağının netleştirilmesi lazım.

Herkesçe bilinmektedir ki, (eserlerini) Rusça yazmış olan Çerkes yazar/düşünürlerimizin hayatı da, eserleri de yeterince tanıtıldı. Bu, edebiyatçılarımız (Haşğoj R. İle Hakuaşe A.) ve tarihçilerimiz (Kumuk T. İle Tığuen R.) sayesinde olmuştur. Fakat ne yazık ki, yabancı ülkelerde yaşayan Çerkeslerin arasında yetişen aydınlar hakkında bir şey bilmiyoruz Devrimden sonra “sosyalizm cenneti” kurduğunu söyleyen devlet, kapısını da, penceresini de kapattı. Dolayısıyla Çerkesler arasındaki bağlantı koptu yüz yıl süreyle. Allah’a şükür onlar artık buluşuyorlar.

Doğrudur, devrimin bazı yararları oldu Çerkeslere; kendilerini yönetme hakkı elde ettiler, okullar, kütüphaneler, kulüpler açtılar, halkı kültürün içine çektiler. Bunları unutmamalı ancak, Bolşevik ideolojisinin getirdiği zararları da görmezlikten gelemeyiz. Her şeyden önce, kültürümüzden kopardılar bütün Çerkeslerin ortak değerleri olan Neguma Şora, Han-Ceri, Kaz-Ceri, K’aşe Adelceri, Hatğşoko Gazi ve Bersey Wumar’ların kıymetli eserlerini. Geçmişimizden çok şey unutturmayı başardılar, sınıf farklılığını gerekçe göstererek.

Çerkes Edebiyatı tarihinin yeterince yazıldığı söylenemez. Bunun nedenlerinden biri, edebiyatın yıllarca politikanın ve ideolojinin emrinde oluşudur. Söz gelimi Nalo Jansoğ, önceki şairleri “Sosuruko’nun delik gömleğini çıkarıp” emekçilerin kültürünü üretmeleri yönünde öğütlüyordu.Tolstoy’un, ya da Lermontof’un yazdıklarının hiçbir önemi yoktu. Marks’ı ve Lenin’i okumakla ancak Marksist yazar olunabilirdi. “Berıkoy T’ute’nin kütüphanesinde Marksizm - Leninizm klasikleri büyük yer tutuyor. Bu yüzden Berıkoy çok şanslıdır” diyordu o. Bu şekilde “şanslı” kılınan şairler Marksizm’in yaman propagandacıları oldular.yıllarca politikanın ve ideolojinin emrinde oluşudur. Söz gelimi Nalo Jansoğ, önceki şairleri “Sosuruko’nun delik gömleğini çıkarıp” emekçilerin kültürünü üretmeleri yönünde öğütlüyordu.Tolstoy’un, ya da Lermontof’un yazdıklarının hiçbir önemi yoktu. Marks’ı ve Lenin’i okumakla ancak Marksist yazar olunabilirdi. “Berıkoy T’ute’nin kütüphanesinde Marksizm - Leninizm klasikleri büyük yer tutuyor. Bu yüzden Berıkoy çok şanslıdır” diyordu o. Bu şekilde “şanslı” kılınan şairler Marksizm’in yaman propagandacıları oldular.

“İlk adımı atanlar” listesinde 14 yazar yer almaktadır. (Hepside çiftçi kökenli, ” soyluları”,  “zenginleri” yok etmişlerdi. Onları proleter kültüre yaklaştırmıyorlardı.). Bunlar,koro halinde “Bizim Lenin”,  “Bizim Orjinikdze”, “Paris Komünü”,  “Kutsal Ekim” diye yazdılar hep. Puşkin hakkında yazılanları okursanız, onun bir devrimci olduğuna inandırmaya çalışırlar sizi. Kolhoz 'tema’sı o kadar gözlerini bürümüştü ki, Çım T. nin yazdığına göre,tek başına çift sürülmez. ( “Kolektif sürersen bereket olur” ). Bu mantıkla “sürdüler” Çerkes Edebiyatının toprağını. 20-30 lı yıllarda Lenin hakkında tonlarca şiir yazdılar. Yarım yüz yıl hiç ara vermeksizin hep bu konuyu işlediler Çerkes şairleri. Ne var ki bu konuda sanat değeri olan şiir yazabilen sadece Şocentsuk Ali’dir. İlginç değil mi hepsi birden “unutuverdi” partiyi de, devrimi de, Lenin’i de. Bunu başarabilmelerinin bir tek sebebi var; o da, içlerinden gelmeyen, ruhlarında yankılanmayan, fakat korkunun çağrıştırdığı şiirler yazıyor olmalarıdır.

Günümüz ise karışık sorunlar yumağı ile doludur. Kazanoko “Adam zamana uyabilendir” diyor. Zordur bu zamanda “adam” olabilmek. Dün komünizmin seccadesinde oturanlar, bugün demokrat kesildiler. Geçmişte kalan ideolojinin peşinden gidenlerse az değil. Halk ise her zaman olduğu gibi, işinde, gücünde ve şimdi kimin putlaştırılacağını merakla bekliyor.

Edebiyat hayatın aynasıdır, o, topluma göbek bağıyla bağlıdır, ondaki hastalıklardan etkilenmemesi mümkün değildir. Ancak edebiyatın kendisinin de bir hayat telakkisi vardır. O, politikanın gölgesinde olmamalı, ideolojinin kölesi hiç olmamalı. Halkın ürettiği edebiyat, ulusun ortak malıdır. Onda bütün sınıfların katkısı vardır. Lenin’in “her ulusun kültürü içinde iki kültür vardır” başlıklı makalesi büyük tartışmalara neden oldu. Kültüre hizmet eden sınıfları kapıştırdı bu söylem. Arı kovanına çomak soktu; sosyal gerçekliğin ilkeleri denilen “sınıfsallık” ve “partizanlık”. Tek parti ideolojisi egemen oldu ve işçi diktatörlüğünün emriyle bütün sınıflar dağıtıldı.

O dönem oluşturulan prolet-kültü, Tolstoy’un, Puşkin’in, Bunin’in eserlerine karşı cephe açtı; onlar “soylu aileden geliyor”, emekçilerin edebiyatı için önemi yoktur diye. Lenin onları azarladı, fakat “cinleri” bizzat kendisi salıvermişti. Çerkes kültürü bu sınıf kavgasının çok zararını gördü. Devrimden sonra Kube Şaban, Namitok Aytek, Kudaş Viladimir ve daha bir çok aydın ülkeden sürüldü. Niceleri yok oldu Sovyet Kulag’ında, ”soyludur”, “beydir” suçlamalarıyla. Geri kalanları da eğitim kurumlarına yaklaştırmıyorlardı. Yönetime getirmek şöyle dursun, öğretmenlik dahi vermiyorlardı soylu (work) ailelere mensup gençlere. Bir düşünelim sınıflar hakkında o zaman yapılan nitelemeleri. Çiftçiler ve işçiler “emekçiler” olarak adlandırıldı. (Onların çalışkanlığından kimsenin kuşkusu yok). Çalışmıyor muydu “ağa-bey” dedikleri, soylular, kapitalistler? Kim görmüştür sokakta başı boş dolaşan kapitalisti? Bu görüş edebiyata da yansıtıldı. Edebiyat eleştirisine de egemen oldu sosyal sınıf açısından değerlendirerek ödüller dağıtmak ve estetik analizleri önemsememek.

Bugüne kadar alfabemizin durumu netlik kazanmış değil. Çerkes alfabesinin devrimden sonra ortaya çıktığını ilan ettiler resmen. Bu doğru mu? Sosyalizmin ideologları devrimi yüceltmek için, binlerce halkın hepsini “eşitlediler”, alfabeye de kavuşturup hepsini aydınlığın içine çektiklerini söylediler. Bu konuda haklı oldukları bir tek nokta var; devrimden sonra halkı okur-yazar yaptılar. Bu doğru, ancak bizim alfabemizin tarihçesi çok daha eskilere dayanıyor. Çerkeslerin Hıristiyan dinine girdikleri zaman kullandıkları yazıdan, ya da yüz yıllar önce İslam Dinini kabul ettikten sonra kullandıkları Arap alfabesinden söz etmiyorum. Söz etmiyorum simgelerin kullanıldığı eski yazılardan da. Sözünü ettiğim, edebiyat dili, edebi ürünlerin ortaya konduğu yazı dilidir. Ruslar alfabelerinin tarihçesini, Hıristiyanlığı kabul ettikleri (988) yılı olarak yazıyorlar; ilk ortaya koydukları yazılı eser 1113 yılına tekabül etmesine rağmen.

Dünyada hiçbir ulus yoktur herhalde Çerkesler kadar kendi alfabesi konusunda güçlük çeken. Sultan Han - Ceri’nin yazdığına göre, 19. yüz yılın başlarında Şapsığlardan Muhamed Yefendi gayet güzel bir alfabe hazırlamıştı. Fakat din adamları bunu halka benimsetmeyi kabul etmedi. Bersey Wumar, alfabe, sözlük, gramer kitabı hazırladı ve 1849 yılından itibaren 10 yıl süreyle Stavropol’ daki kolejde Çerkesce okuttu. Onun alfabesi Rusya Bilimler Akademisince tasvip edildi ve 14 Mart 1853 yılında yayınlandı. Wumar’ın kendisi de, öğrencileri de, bu alfabeyle söylence tekstleri derliyorlar, şiir, masal yazıyorlar, hatta Puşkin’in şiirlerini Çerkesce’ ye çeviriyorlardı. Wumar’ın öğrencilerinden Hatoğşoko Gazi de ayrı bir alfabe hazırladı ve onunla Kaberdeyce kitap yayınladı. Neguma Şora’nın  “khokhu –dua”- isimli eserinden tutun, Şocentsuk Ali’nin “Nine”sine kadar. Çerkesce yazı dili, yüz yıl süreyle edebiyata hizmet etmiştir. Devrimden önce Çerkesce gazete çıkıyor ve Çerkesce eğitim yapılıyordu. Bütün bunları hesaba katmaksızın, kültürümüzü aşağılamak peşindeler.

Devrimden sonra da alfabe değişikliğinden yakamızı kurtaramadık. 12 yıl içinde Çerkes alfabesini üç kez değiştirdiler(Arap, Latin, Rus grafiklerini sırayla deneyerek). Yewtıx Asker’in personajlarından birinin dediği gibi, Çerkesler gece eğitimli olarak yatıyorlar, fakat sabah olunca hiç biri okuma-yazma bilmeden kalkıyorlardı. Bu durum tam üç kez tekrarlandı böylece. Hala bu alfabe masalının arkası gelmiyor, olmayan kusursuz alfabeyi arıyorlar.

Düzeltilmesi gereken bir başka husus,edebiyatımızın gelişim süreci ve bölümleridir. Her şeyden önce kültürümüzden koparılan 19. yüz yılı yeniden bağlamak lazım edebiyatımıza. Bu bölümde yer almalı Çerkesçe yazılan her şey. Rusça yazan Çerkes aydınlarının olağan üstü eserleri de.

Çerkes diasporasından (Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır) Çerkeslerin başka dillerde yazdıkları da, Sovyet dönemini de 19. yüz yıla eklemek lazım. İkinci bölüm, 20-30 lı yıllara tekabül ediyor (bu konuda bütün edebiyatçılar hemfikir).
Üçüncü bölüm bence 40-50 arası yıllar olarak ele alınabilir. 2. Dünya Savaşı edebiyatını bağımsız olarak ele almak doğru olmasa gerek. Zira o dönem Çerkes edebiyatı büyük ölçüde geriledi. Yazılanlar da az. Savaş hakkında çok şey yazılması savaştan sonradır ve bu kısa dönem içinde sanat değeri bakımından kayda değer bir değişiklik de olmadı. Dördüncü bölümde (60-80 li yıllar) Çerkes Edebiyatı, her edebi türde gelişimini tamamlıyor ve Çerkes (Adıge) nesiri de, şiiri de bütün Sovyet Rusya genelinde boy göstermeyi başarıyor.

“Günümüz Çerkes Edebiyatı” denebilir 80 li yılların sonundan itibaren yazılanlara.Bu dönem Adıgey,Kabardey,,Şerces edebiyatları daha bir yakınlaşmaya başlıyor. Edebiyatımıza katılıyor Çerkes diasporasından ilk adımı atan genç yazarlarımız da. Şimdiye kadar gizlenmiş olan dokümanlar, edebiyat halkasından koparılan yazarları yeniden halkaya ekleme imkanını veriyor bize. İlmi temel alarak edebiyatımızı devrelere ayırma imkanını da…

Edebiyatçılarımız büyük iş başardı; iyi tanıtıldı aydınlarımız. Şocentsuk Ali, Kişoko Alim, K’eraşe Timbot, Meşbaşe İshak’ların eserleri. Edebiyat duraklamış değil, ancak bu yazarları takib eden genç kuşaklara hiç ilgi duymuyor eleştirmecilerimiz. Tez konusu “olamayacağını” zannettikleri yazarlarımız üzerinde durmuyor ilim adamlarımız. Bu nedenle onlar daha çok edebi türler üzerinde duruyorlar. Kuzey Kafkasya edebiyatlarını karşılaştırıyorlar, yazarlarımızı Rus klasiklerinin gölgesinde gösteriyorlar.

Eleştirmen kıtlığımız var. Bu işi meslek edinmiş, gönül vermiş,sürekli bunun üzerinde çalışanımız hiç yok. Edebiyat ilmi üç bölümden oluşur: teori, edebiyat tarihi, eleştiri. Eleştiri (kritik) nin büyük önemi var. O, bir “müfettiş” ya da sadece “edebiyat araştırmacısı” değil, eleştirmeci, yazara cesaret veriyor, edebiyatın yolunu aydınlatıyor, okuyucuya yardım ediyor. Ancak riyakarca sözlerle doldurulmuş makalelerimiz, jübile kokan samimiyetsiz övgülerin ağır bastığı “eleştiri yazıları”mız da az değil. Eleştirinin olmadığı yerde, yazarlar birbirlerini övüyorlar, kendi yeterlilik ve yetkinliklerine kanidirler. Onun için olmalı, ne milli bir renk, ne de kendilerine özgü stilleri görülmeyen, (sahiplerini yan yana dizseniz,hiç birini diğerinden ayıramıyacağınız) şiirlerin gazete ve dergilerimizde yayınlanıyor olması.

Bilgide düzey, sanat değeri olan üslubu yakalamak, estetik açılım getirmek, poetikasını izah edebilmektir. Çerkes atasözünde ifade edildiği gibi, “uzaktan bakmak yerine merkezinden / odağından bakmak.”  Maalesef uzaktan bakarak edebiyat üretenlerimiz, Çerkesce tekstleri okumadan tez “kotaranlarımız” var. Böylesi “araştırmacılar”, yazarların istiarelerini, niteliklerini terkiplerini, zengin Çerkes deyimlerini göz ardı ediyorlar.

Her türlü sanat, halkın hayatından doğmaktadır. O,halkın giysisine bürünür, onun gözüyle bakar dünyaya. “Nasyonalite” denilen problemlere Çerkes ilim adamlarının ayırdıkları sadece bir iki makaledir (Tewne Haçim, Hupsıroko  Hızır, Çamoko T.). Tewne Haçim “nasyonalite”yi yerin dibine geçiriyor. Önce Şocentsuk Ali’ den “milliyetçisini”,  “daha Çerkesini”  aratır, ardından milliyetçiliği aşağılıyor, onu enternasyonalizmin düşmanı olarak gösteriyor.

“Özgün milliyetçilik” denilen konulardan uzak duruyorlar ilim adamları, bu daha zor olduğu için (daha kolay değil mi sosyalizm üzerine yazmak, devrimci romanlar hazırlamak). Bu konulara açıklık getirmek için şunları bilmek gerekir: tarihi, etnografyayı, halkın psikolojisini, karakterini. Ulusal karakter (milli seciye) denilen şey üzerinde bilim adamları çoktandır tartışıyorlar. Güzel sıfatlar yakıştırıyorlar farklı uluslara. Birileri “kahraman” ulus (kimseye korkak demiyorlar), bir diğeri için “çok çalışkan” ulus diyorlar.. ”Bütün kızlar iyi, kötü nereden geliyor” sözünde ifade edildiği gibi, kötü nereden geliyor? Ulusun karakterini ortaya koyan şey, tarihin ona biçtiği yazgıdır. Ulus kahraman oluyor, ülkesini korumak zorunda kalınca. Çerkesi “silahşor” yapan şey, ülkesine sayısız düşmanların, sürekli saldırıyor olmasıdır. Yoksa bahçede çalışmayı sevmediğinden, ya da savaşmayı tercih ettiğinden değil. Savaştan başını alamıyordu da ondan icat etti kamayı, onun için yetiştirdi, dayanıklı / güçlü atı. Çerkeskasına fişeklik dikti. Rus mujiği tembeldir dedi Lenin. Bu doğru değil. Gücünün tamamını ortaya koyma imkanını verseler, emeğinin karşılığını da hakkıyla ödeseler, demiri dişleriyle keserdi o mujik.

Çerkes insanının seciyesini tam olarak ortaya koyamadı Rus klasikleri de, Çerkes düşünür/yazarları da. Bunu başarabilenler, Şocentsuk Ali, K’eraşe Timbot, K’ışoko Alim, Meşbaşe İshak’tır. Bunlar hadiselere Çerkes gözüyle, gönlüyle bakıyorlar. Halkımızın psikolojisini, hayat tarzını, güzele ve çirkine bakışımızı iyi biliyorlar.

“Güzel”  kavramının uluslara göre farklılık arz ettiği ifade edilir. Söz gelimi, Çerkes, güzel kızın dişi için “kuzu dişi” yakıştırmasını yapar. (İri dişler için, “kabak kazıcı”, “at bağlama yeri” der). Fransız bunu duyarsa omuz silkecek. Rus, güzel için, “soğuk yüzü kızartıyor” diyecektir. Hatta denebilir ki, her ırkın güzellik tanımı farklıdır. İri gözler Japonlar ve Koreliler için güzel değildir. Bunun gibi, çok farklı nüanslar vardır, edebiyatın ulusal kimliğinde.

İlim adamlarına eğri ayna tuttu Stalin’in formülü. Her şeyden önce sanatta milli olmayan tarz yoktur. Yoktur “sosyalist edebiyat”,  “feodal edebiyat”, “kapitalist edebiyat". Olan, sadece sanatsal edebiyattır. Aynen bunun gibi, politik bir terimdir “sosyalist realizm-sosyalist gerçekçilik” denilen şey (yoktur feodal, ya da kapitalist realizm - gerçekçilik). Zarar getirenlerden biri de, bütün halkların bütünleşeceği, bir olacağı şeklindeki Marksizm teorisidir. Bu görüşü esas alarak enternasyonalizmi geliştirdiler, nasyonaliteyi göz ardı ederek. bir olacağı şeklindeki Marksizm teorisidir. Bu görüşü esas alarak enternasyonalizmi geliştirdiler, nasyonaliteyi göz ardı ederek.

Milliyetçiliğe değer vermedikleri, çevirdikleri eserlerden de anlaşılıyor. Şocentsuk Ali, Çerkeslerin en çok sevdiği şair, ancak o, dışarıda tanınmamaktadır. Hata çevirmenlerdedir. Anna Ahmatova ve Semen Lipkin’in Ali’den çevirdikleri hiç de tatmin edici değildir. Şair Çerkes mantalitesine, halkın sanat anlayışına derinden bağlıdır. O, Çerkes deyimlerinden kolaylıkla yararlanıyor, terkipler yapıyor. Bütün bunlardan habersiz olan çevirmenler Ali’nin şiirlerini kuşa çeviriyorlar,tadını  bozuyorlar. Şocentsuk, şiirlerinde mükemmel şekilde kelimelerin müzikalitesinden istifade ediyor, kafiye ve ritimlerden de… Zordur bunları başka dilde ifade edebilmek. İlginç değil mi, şiirleri daha yavan olanların, milli özellik taşımayanların, odunları yeşertiliyor adeta, onlar Rusça’ya çevirilirken. Rus çevirmenlerinden, şiir teknikleri geliştirenler, “orta şair” haline getiriyorlar, “baştan savma” denilecek şairleri. Bu gibi çevirmenlerin ellerinden çıkan şiirlerde, hayatta kullanmadığımız eşyalara, sözcüklere yer veriliyor. Saklya(dağlı damı), kunak, cigit vb. gibi.

Benim görebildiğim kadarıyla, bugün Çerkes lirizmi gelişme kaydetmektedir.Bunda katkısı olan şairlerin acelesi yoktur,şiirlerinin başka dillere çevrilmesi için. Bunlar:Bemırze Muhadin, Nehuş Muhamed,  Duğuj Kurmen (Şerces’ten), Kuyıko Nalbi, K’ump’ıl Kıdırbek, Meşbaşe İshak (Adıgey’den), Beştoko Habas, Utıj Boris (Kabardey’den). Onların şiirlerini çevirmek zor, hayal güçlerinin derinliği ve alelade ifadelere iltifat etmedikleri için. Aynı zamanda, sadece milli nitelikleriyle değil, kendilerine özgü “at binişleri”, özgün ve yetkin stilleri sebebiyle.Bunda katkısı olan şairlerin acelesi yoktur,şiirlerinin başka dillere çevrilmesi için. Bunlar: Beştoko Habas, Utıj Boris (Kabardey’den). Onların şiirlerini çevirmek zor,

Sözünü ettiğimiz şairler bir Çerkes stili vücuda getiriyorlar. Edebiyatçılarımıza, yazar, şair ve dramatörlerimizin önde gelenlerinin şahsi stillerini ortaya koyma görevi düşmektedir. Lirizm konusunda şairlerin biyografilerini, dünya görüşlerini açığa çıkarmalı, yoksa onların sanatını sadece şiirlerle değerlendirmek yanıltıcı olur.
 
(*) Oşhamaho 2-1995'ten tercüme edilmiştir.
_______________________________
Kaynak: uzunyayla.com

Yorumlar
Henüz yorum eklenmemiş. Yorum eklemek için tıklayın.